|
فروق الكلمات المترادفة مع الجمل
CÜMLELERLE EŞ ANLAMLI KELİMELER ARASINDAKİ FARKLAR
نظام الدين إبراهيم أوغلو
محاضر بجامعة هيتيت بتركيا
nizamettin955@hotmail.com
Ö N S Ö Z
مقدمة
Her dilde müteradif
(eşanlamlı) kelimeler bulunmaktadır. Müteradif, değişik
kelimelerin aynı anlamı ifade etmesidir. Arap dilinde buna
benzer lafızlar oldukça fazladır.
Genel olarak Müteradif kelimelerin anlamları
tek anlam gibi görünür. Ancak her kelimenin kedine has
özelliği, inceliği ve farklılığı vardır. Arapçada yazılan
metinler ve cümlelerde açıkça bu incelikler görünmektedir.
Arap olmayanların veya Arapça bilmeyenlerin bu inceliği
yakalayabilmeleri biraz zordur. Bundan dolayı bu çalışmada
müteradif kelimelerin farklılıklarını incelemeye
çalışacağız.
Aşağıdaki müteradif kelimeler Ayetlerle örnek
verilerek açıklanmıştır.
Müteradif İsim, fiil veya sıfat şeklinde
kullanılmıştır. Bizim burada ele aldığımız fiil veya sıfat
olanlardır.
Müteradif kelimeleri lügatte, cümle içinde
beş farklı şekilde ele alınmışlardır:
1.Kelimenin gerçek anlamı ile kullanılmıştır.
2.Siyak olarak farklı, ancak asıla yakın
benzer bir anlam ile kullanılmıştır.
3.Mecazi anlamda kullanılmıştır.
4.Somut veya soyut olarak kullanılmıştır.
5.Dolaylama olarak kullanılmıştır. Bu da
Teşbih (Benzetme) şeklinde gelebilir. Örneğin: Orman kıralı
ملك
الغاب Kara elmas
الألماسُ الأسود
Allah’tan dileğim Arap diliyle ilgilenen
öğrencilerimize faydalı olmasıdır.
I-İZİN VEYA MÜSAADE
ALMAK:
A)
الإذنُ
أذِنَ ب،
: İzin, müsaade, icazet. Bir
şey için izin vermek.
(استأذنَ ب)
şeklinde gelirse izin istemek için kullanılır.
ـ أذِنَ الوالدُ لولدهِ في السّفر إلى المصيفِ
.Baba oğluna
tatile gitmesi için izin verdi.
B)
ل، ب السّماحةُ،
المَسموحُ
سَمَحَ،
: Hoşgörülülük, gönülden
vermek, yumuşak karşılamak. ضدّهُ
المَنعُ أو الممنوع.
ـ سَمحتُ لهُ بالخروج من الصّفِ .
Onun sınıftan
çıkmasını yumuşak karşıladım.
C)
الرُّخصةُ
رَخصَ،
: İzin vermek, yetkili kılmak.
Yapılması mümkün olan bir işin açılması, izin alınması ve
bir belgenin elde edilmesi için kullanılır.
ـ أخذ المريضُ الرّخصةَ من الطّبيبِ .
Hasta
doktordan izin aldı.
D)
الإجازةُ
أجازَ ل،
: Ruhsat/ izin vermek, bir
şeyi tasvip etmek. Bir yerden izin veya ruhsat almak veya
vermek
anlamında kullanılır.
الإجازةُ İle
birlikte
(المرضيّة) Kullanıldığında,
hasta rapor için kullanılır.
ـ أجازَ الله علينا المسحَ على الخُفِّ .
Allah üzerine
mesh etmemize izin verdi.
ـ أعطى المديرُ للعاملِ الإجازةَ السّنويّة .
Müdür işçiye
yıllık izin verdi.
ـ أخذتُ الإجازة المرضّية من المستشفى.
Hastaneden rapor aldım.
E)
الإباحةُ، المُباحُ
أباحَ،
: Mubah, caiz. Bir işin veya
eylemin yapılmasının sakıncalı olmadığına dair izin veya
ruhsatın verilmesinde kullanılır.
ـ أباحَ الإسلامُ أكل لحوم البحرِ .
İslam denizden çıkan etlerin yenmesini mubah
kıldı.
2-ÇABA SARF ETMEK
VEYA GAYRET ETMEK (OLDUĞU KADAR):
A)
الاستطاعةُ
استطاعَ،
: Yapabilmek, becermek. Bir
işte veya konuda mümkün derecede gücünü kullanıp yapabilmek,
denemek..
قال (ص) "يا مَعْشَر الشّباب مَن إستَطاعَ
مِنكُم البَاءَةَ فليزوّج" في الصّحيحين.
Peygamber efendimiz (sav) şöyle
buyurmaktadır: “Ey gençler!
İçinizden evlenmeye gücü yeten varsa, evlensin.” (Sâhîhân)
B)على
والمَقدرِةُ
القُدرةُ على،
قَدَرٌ،
: Gücü yetmek. Yetenekli, her
işi kolaylıkla yapabilen ve o güç sahip için kullanılır
(إنّ الله قادرٌ على أن يُنزل أيةً
) الأنعام 37.
Şüphesiz Allah mucize indirmeye kadirdir. (En’am:37)
C)
الطّاقةُ
طَاقَ،
: Güç, kuvvet, sabır, tahammül.
Çok uğraştan sonra
gücü elde edip bir şeye ulaşmak
veya elde etmek için kullanılır.
(قالوا لا طَاقَة لَنا اليَوَم
بِجَالُوتَ وَجُنودهِ ) البقرة 249.
Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı
koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. (Bakara:249)
D)
والسّعةُ
الوِسعُ
وَسِعَ،
: Geniş olmak, İnsanların
amaçlara mümkün derecede çok yorulmadan ulaşmaları veya
kapasitelerine ve algılamalarına göre yapabilmeleri için
ifade edile bilir.
(لا يُكلّفُ اللهُ نَفسَاً إلاّ
وُسْعَها) البقرة 286 .
Allah hiçbir nefse(kişiye) gücünün
yetmediğini teklif etmez. (Bakara:286)
E)
الجَهدُ
جَهَدَ،
: Çaba sarf etmek, çok
çalışmak. Gücünü yettiği kadar kullanmak ve uğraşlardan
sonra karşılığını almak için yapılan bir çaba.
(والَّذِين لا يَجِدونَ إلاّ
جُهدَهُم فَيَسخَرونَ مِنهم ) التوبة 79.
(Ve güçlerinin yettiğinden başkasını
bulamayanları çekiştirip onlarla alay edenler
var ya
.)
3- ZİYAN ETMEK VEYA
İSRAFTA BULUNMAK:
A)
الإسرافُ
أسْرَفَ،
: Aşırı gitmek, israf etmek.
Bir şeyi gereğinden fazla
yapılması ve kişiye zarar
verdiği için kullanılır.
(وكُلوا وإشْرَبوا ولا تُسرِفوا)
الأعراف 31.
Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz.(‘Arâf:31)
B)التّبذيرُ
بذّرَ،
: Saçmak, yaymak, aşırıya
kaçmak. Bir malı gereksiz yere saçıp savurmak, yok etmek,
ziyan etmek. Özellikle Allah’ın yolunda harcanmaması ve
kişisel menfaatler için kullanılması.(ضِّدهُ
قَتَرَ )
(ولا تُبذروا تَبذِيرا، إنّ المُبذِرينَ كَانوا
مِن إخْوانِ الشّياطين) الإسراء 26،27
Gereksiz yere de saçıp savurma. Zira
böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar.(İsrâ:
26–27)
C)السّفه،
السّفاهةُ سَفِهَ،
: Saçmalık, arsızlık,
aptallık. Ahmakça harcama yapanlar için kullanılır.
(ولا تُؤتوا السُّفهاءَ أمْوَالَهم)
النّساء 5.
Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı
mallarınızı aklı ermezlere (reşit olmayanlara) vermeyin.(Nisâ:
5)
4-AĞIRI, ELEM VEYA
ACI DUYMAK:
A)
الألمُ
اَلِمَ، اَليِمَ،
: Acı veya üzüntü duymak
Kişilere başkaları tarafından verilen acı, veya toplumsal
olayların sonucunda oluşan duygusal üzüntüler için
kullanılır.
(إنْ تَكُونُوا تَألَمُون فإنّهُم يألَمُون
كَما تألَمُون) النّساء 104.
Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin
çektiğiniz gibi acı çekmektedirler.(Nisâ: 104)
B)
وَجِعَ، الوَجعُ
: Ağrı. Kişilerin kendilerinde
oluşan ağırı, bu, hastalıktan veya bir darptan hâsıl olan
ağrı da olabilir.
ـ أوْجَعَ رَأسِي .
Başım ağrıdı.
ـ وَقَعَتِ الشَّجَرةُ عَلى يَديَّ
فأوْجَعَتنِي.Ağaç
iki elime düştü ve beni acıttı.
C)
عذّبَ، العذابُ
: Ceza, eziyet. Genelde Allah
tarafından verilen ceza bir de insanların insanlara
çektirdiği eziyet ve ağrı için de kullanılır.
(ضِدّهُ نَعَّمَ)
(وللكافرين عذابٌ مهين) البقرة 90.
Ayrıca kâfirler için
alçaltıcı bir azap vardır.(Bakara:90)
5-CİMRİ, TAMAHKÂR
VEYA TUTUMLU KİŞİ:
A)
البُخلُ، البَخيلُ
بَخُِلَ،
: Cimrilik. Allah yolunda,
kendi malından, yoksul ve muhtaçlara hiçbir şey
harcamayanlar için kullanılır.
(ضِدّهُ كَرُمَ، الكَرمُ)
(الَّذِين يَبْخَلُونَ ويَأمُرُونَ النّاسَ
بالبُخلِ) النّساء 37.
Onlar cimrilik eden ve insanlara da cimriliği
tavsiye edenlerdir.(Nisâ:37)
B)
الشُّحُ، الشّحيحُ
شَحّ،
: Tutumlu, tamahkâr. Başkasının
hakkını tam vermeyen veya kendi malından ve parasını
gereğinden daha az harcayanlar kişi için kullanılır.
(ضدِّهُ التوفرُ أو السّخاءُ)
(وَمن يُوقَ شُحَّ نَفسهِ فأؤلئكَ
هُم المُفلِحُون) الحشر 9.
Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte
onlar kurtuluşa erenlerdir.(Haşr:9)
C)
لؤُمَ، لُؤْمٌ، اللّئيمُ
: Alçak, adi, cimri. Kendisi
her şeyden ve kişiden yararlanır, ancak kendisi kimse ile
paylaşmaz ve onlara şefkat duymaz.
ـ هو إنسَانٌ لَئيمٌ لا يَرحمُ النّاسَ.
O, cimri bir insandır (kendini sever)
insanlara acımaz.
D)
الَمسَّاكُ
أمسك،
: Tutumlu, kesivermek.
ـ اليدُ الماسكة تضرّ نفسه.
Eli sıkı olan kişi
kendine zararı olur.
6- HARİKA, BENZERSİZ
VEYA ŞAŞIRICI:
A)
البديعُ بَدَعَ،
: Çok güzel, harika, yaratıcı, icat etmek. Benzerlerinden
farklı ve üstün özelliğe sahip olan şeye denir.
(ومُترَادِفه الاخْتِراع)
(بَديعُ السَّمواتِ والأرضِ) الأنعام 101.
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.(En’am:101)
B)
الرّائعُ، الرَّوعُ
رَوَعَ،
: Harika, müthiş bir olay.
Beklemeyen farklılık ve üstünlükte ve düşündüğümüzden daha
güzel bir şekilde meydana gelen şeyler için kullanılır.
ـ رَأيتُ آثاراً تَاريخيّة إسلاميّة رائعةً في
مُتحف طوب قابي بإستانبول.
İstanbul Topkapı Müzesinde müthiş İslami
tarihi eserler gördüm.
C)
المُدهشُ
دَهِشَ،
: Şaşkınlık, hayretlik. Olaylar
sevinç ve neşe kaynağı olması.
ـ أدْهَشني ذَكاءُ الطّفلِ .
Çocuğun zekâsı
beni şaşırttı
D)عَجِبَ
تَعجَّبَ، التّعَجُّبُ
: Şaşırmak, garipsemek. İlginç
davranışlar için kullanılır.
(وَلَا تُعْجِبْكَ أَمْوَالُهُمْ
وَأَوْلَادُهُمْ ) التوبة 85.
Onların malları ve çocukları seni
imrendirmesin.(Tevbe:85)
E)
خَارِقُ العَادةِ
: Garip, acayip, anormal,
tuhaf. Görülmemiş, duyulmamış olağanüstü olaylar ve şeyler
için kullanılır.
ـ ما فَعَلهُ كانت مِن خَوارِقُ العَادةِ .
Yaptığı şeyler
olağanüstüydü.
F)
إستَغرَبَ في، الإستغرابُ
: Garipsemek, şaşırmak. Bir kişiden beklenmeyen bir şeyi
yaparsa bu kelime ile ifade edilir.
لقد إستغربتُ في تَصرُفاتِ صديقي.
Arkadaşımın yaptığı davranışlarına şaşırdım.
G)
تَحيَّرَ، التَّحيُّرُ
: Şaşırmak, tereddütlü olmak. Ne yaptığının
farkında olmayan kişi için bu kelime kullanılır
(كالذي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي
الْأَرْضِ حَيْرَانَ لهُ) الأنعام 71.
Şeytanların saptırıp, şaşkın olarak çöle
düşürmek istedikleri gibidir.(En’am:71)
7-ÜZÜNTÜ, KEDER VEYA
GAM:
A)
الأسىَ
أسيَ،
: Keder, dert, üzüntü.
Genellikle geçmişte yapılan olayları hatırlayıp üzülmek için
kullanılır.
(فكيفَ آسىَ على قَومٍ كَافرينَ)
الأعراف 93.
(Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!)
B)
الحُزنُ
حَزَِن على،
: Üzüntü, üzülmek. İnsanların
çeşitli olaylar karşısında yaşadıkları olumsuz duygusal
olaylara üzülmek için kullanılır.(ضدّه
فَرِحَ على)
(وقَالوا الحَمدُ لِله الذي أذْهَبَ عَنّا
الحَزن) الفاطر34.
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı
gideren Allah’a hamdolsun).
C)
الكَربُ
كرُبَ،
: Tasa, üzüntü. Kişinin
olaylara duyduğu kızgınlık sonucu oluşan öfke üzüntü ve
insanların üzerlerinde psikolojik etkisinin tarattığı üzüntü
için kullanılır.
(ونجيّناهُ وأهْلَهُ من الكَرْبِ العَظِيم)
الصّافات 76.
(Kendisini ve ailesini büyük felâketten
kurtardık).
D)
: غمَّ، الغَمُّ
Tasa, üzüntü. Etrafımızda meydana gelen,
gözle görülebilen ve en az zarar verdiği ruhsal etki için
kullanılır. Buda genellikle kalbin atması ile meydana gelir.(ضدُّ
سَرَّ).
(ثمّ أنْزَلَ عَليكم مِن بَعْدِ
الغَمِّ أمنةً نُعاسَاً) آل عمران 154.
(Sonra o kederin arkasından Allah size bir
güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hali).
E)
الكآبة
كئِبَ، : Tasalı,
keyifsiz. Karamsarlıktan doğan bir üzüntü ve hasret.
ـ عِشتُ في الكآبةِ دَوماً.Devamlı
keyfisiz yaşadım.
F)
كَظَمَ، الكظمُ : Üzüntüyü
gizlemek
/ açığa vermemek. Üzüntüsü
büyük olduğu halde üzüntüsünü gizleyen için kullanılır.
(ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ)
الزّخرف 17.
(Hiddetlenerek yüzü simsiyah kesilir).
G)
أسِفَ، الأسفُ :
Üzgünüm. Ne yazık! . Haksıza uğrayan bir kişi için
kullanılır.
(يَا أَسَفَى عَلَى يُوسُفَ) يوسف 84.
(“Ah Yusuf’um ah!” diye sızlandı).
8- KANIT, DELİL VEYA
İSPAT:
A)
البُرهانُ
بَرهَنَ،
: Kanıt. Bilimsel kaynaklara
dayanarak doğru bir şekilde ispat etmektir.
(قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ
صَادِقِينَ) البقرة 111.
(Sen de onlara: Eğer sahiden doğru
söylüyorsanız delilinizi getirin, de).
B)
الدّليلُ
دّلَّ، : Rehber,
gösterge. Maddi delili bulup elde ederek ispat etmektir.
(ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلاً)
الفرقان 45.
(Sonra biz güneşi, ona delil kıldık).
C)
الحُجّةُ
حجَّ،
: Delil, özür. Daha kapsamlı,
bütün ispatları içerir, daha önce ispat edilmemiş konuları
da ela alıp delil olarak gösterilen için kullanılır.
(وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا
إِبْرَاهِيمَ) الأنعام 83.
(İşte bu, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz
delillerimizdir).
D)
البيّنةُ
بَيّنَ،
: Delil, bildiri. Sözlü veya
yazılı deliller için kullanılır.
(وَآتَيْنَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ
الْبَيِّنَاتِ) البقرة 87.
(Meryem oğlu İsa’ya da mucizeler verdik).
E)
الإثباتُ
أثبتَ،
: İspat etmek.
(البُرهان)
Burhan kavramın dan daha güçlü anlam ifade eder, örtülü
şeyleri açığa çıkarmak için kullanılır.
(إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ
أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا) الأنفال 12.
(Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben sizinle
beraberim; haydi iman edenlere destek olun).
F)
السّلطان :
Hüküm, otorite, delil. Büyük yetki veya delile sahip olan
için kullanılır.
(أَمْ أَنْزَلْنَا عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا
فَهُوَ يَتَكَلَّمُ بِمَا كَانُوا بِهِ يُشْرِكُونَ ) الرّوم
35.
(Yoksa onlara bir kesin delil indirdik de, o
delil, müşrik olmalarını mı söylüyor?)
9-AÇIKLAMAK VEYA
YORUM YAPMAK:
A)التّأويلُ
أوّلَ،
: Yorumlamak. Zan gidermek, iki
ihtimalden birisini tercih etmek için kullanılır.
(وعَلّمتَني مِن تَأوِيل
الأَحَادِيثِ) يوسف 101.
(Ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu
da öğrettin).
B)التّفسيرُ
فسّرَ،
: Açıklamak. Özet bir ifadeyi
geniş bir şekilde açıklamak, zannı
kaldırmak için kullanılır.
(ولا يأتونكَ بمثلٍ إلاّ جِئناكَ
بالحَقّ وأحْسَنُ تَفْسِيراً) فرقان 33.
(Onların sana getirdikleri hiçbir temsil
yoktur ki, (onun karşılığında) sana doğrusunu ve daha
açığını getirmeyelim).
C)
الإيضاحُ، التَّوضيحُ
أوضَحَ،
: Açıklığa kavuşturmak, izah
etmek. Pürüzleri kaldırmak için kullanılır.
ـ وَضَّحتُ المُدنَ التّركيّةَ للطلاّبِ على
الخَرِيطَةِ.
Öğrencilere harita üzeride Türkiye'nin
şehirlerini anlattım.
D)
الشَّرحُ
شَرَحَ، : Şerh
etmek, açıklamak. Bir konuyu net olarak açığa kavuşturmak…
ـ شَرحَ الأستاذُ الدّرسَ في قاعة الدّرس.
Öğretmen konferans salanında dersi anlattı.
E)
التَّرجَمةُ
تَرجمَ، :
Tercüme etmek, açıklamak. Bir konuyu sade ve anlaşılır dile
çevirmek.
ـ تَرجمَ المُترجِمُ القرآن الكريم إلى
الإنجليزيَّةِ .Tercüman
Kuranı İngilizceye çevirdi.
F)
بَيَّنَ، تِبْيَان
:
İspat etmek, delil göstermek.
(سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُمْ
مِنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ) البقرة 211.
(İsrail oğullarına sor ki kendilerine nice
apaçık mucizeler verdik).
G)
أظهرَ، الإظْهَار : Göstermek.
Beyan etmek.
(فَلَمَّا نَبَّأَتْ بِهِ وَأَظْهَرَهُ اللَّهُ
عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَأَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍ) التّحريم
3.
(Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip
Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını
bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti).
H)
صَرَّحَ، التَّصريحُ
: Bildirmek. Duyurmak.
ـ صَرَّحَ النَّاطِقُ الرّسمي بإسم الحُكومة
التُركيّة عن تأييِدِ حُكُومتهِ لقراراتِ حُكومَة القِبرص
التّركي.
10-ALLAHTAN KORKAN,
MUTTAKİ OLAN VEYA İMAN EDEN:
A)
التّقيُّ، المُتقيُّ
اِتّقى،
: Muttaki olan, kendini
koruyan. İşi sağlamlaştırmak. İman sahibi olan... Dini
bilgisini üstün kılmak, mükemmel bir şekilde dini uygulayana
denir.
(المُؤمن)mümin
kavramından
daha üstün kişi için
kullanılır.
(تِلكَ الجَنَّةُ التِي نُوِرثُ مِن عِبادِنا
مَن كَان تَقيّاً) مريم 63.
(Kullarımızdan, takva sahibi kimselere
verdiğimiz cennet işte budur).
( واِتّقوا اللهَ وإعْلَمُوا أنّ اللهَ مَع
المُتّقين) البقرة 194.
(Allah’tan korkun ve bilin ki Allah
muttakilerle beraberdir).
B)
المؤمنُ
آمَنَ،
: İnanmak, inançlı
olmak,. Allah iman edip ve bazı
emerlerini yerine getiren kişi için kullanılır.
Mümin. Kâfirin kavramın
zıddıdır(ضِدّهُ
كافِرٌ).
(ولَعَبدٌ مُؤمِنٌ خَيرٌ مِن مُشركٍ
ولَو أعْجَبَكُم) البقرة 221.
(İman etmedikçe putperest erkekleri de
(kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile).
C)
الوَرِعْ
وَرِعَ،
: Allah’tan korkan, harama
helale dikkat eden, takva sahibi.
(المُتّقي)
muttaki kavramından
daha üstün kişiye denir
ـ الزَّاهِدُ في دِينهِ يَكُون وِرِعاً عِندَ
الله.
Dininde zahit olan kişi, Allah katında
takvalı olur.
D)
خَشَعَ، الخَاشِعُ
: Boyun eğmek;
itaat etmek. Sadece Allaha karşı yapılanlar için ifade
edilir.
(وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ) البقرة
45.
(Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin.
Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi
ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir).
E)
المُتديّن
تَديَّنَ،
: İkrar etmek, dindar olmak.
Bir dine iman edip ona sağı gösteren kişi için kullanılır.
ـ الّذي يَخَافُ اللهَ ويُطِيعُ أَوَامِرَهُ
فَهُو إِنسانٌ مُتديّنٌ.
Allahtan korka yan ve emrine uyanlar, dindar
insanlardır.
11- BIRAKMAK, TERK
ETMEK VEYA GÖÇ ETMEK:
A)
التَّركُ
تَرَكَ،
: Terk etmek, bırakmak. Bir
yerden gitmek, bir mal bırakmak veya insanlardan ayrılmak...
Tüm eş anlamlarda kullanabilinir.
(إنّي تَركتُ مِلّةَ قومٍ لا
يُؤمِنونَ باللهِ) يوسف 37.
(Şüphesiz ben Allah’a inanmayan bir kavmin
dininden uzaklaştım).
B)
التّخلي عن
تَخلّى عن،
: Ayrılmak, çekilmek,
vazgeçmek. Davranışlardan vazgeçmek veya anlaşmaları bozan
kişi için kullanılır.
ـ تَخَلَّى المُنافِقُ عن العَهدِ الّذي
أُتُفِقَ مَعَهُ
.
Anlaşmış olan sözden münafıklar vazgeçtiler.
C)
هَجَرَ، الهّجرُ
:
Göç etmek, terk etmek, bırakmak. Canlıların bir yerden bir
yere mecburi göç etmeleri veya terk etmeleri için
kullanılır.
(يا إبراهيمُ لًئن لَمْ تَنْتَهِ
لَأَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْنِي مَليّاً) مريم 46.
(Ey İbrahim! Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni
taşlarım! Uzun bir zaman benden uzak dur!)
ـ هَاجَرَ نبينا محمد (ص) مِن مَكَّةَ إلى
المَدِينَةِ.
Nebimiz Muhammed (s.a) Mekke'den Medine ye
hicret etti.
D)
قَلَعَ عَنْ، الإقْلاَع
:
Sökmek, çıkarmak, vazgeçmek, sefere çıkma. Bir özelliğin yok
olması veya bir aracın yola çıkması için kullanılır.
ـ يَجِبُ على الكّفّارِ الإقلاعُ عَن عَاداتِهم
السيّئة.
Kâfirler, kötü alışkanlıklarından
vazgeçmeleri gerekir.
ـ أقْلَعَت الطَّائِرةُ صَباحَ اليَومِ عن
السَّماءِ التُركيّة.
Uçak, sabahleyin, Türk semalarında havalandı.
E)
كَفََّ عن، الكفُّ عن
:
Geri durmak, yapmayı kesmek, vazgeçmek, kaçınmak. Genel
olarak bir kötülükten vazgeçmek için kullanılır.
(عَسَى اللَّهُ أَنْ يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ
كَفَرُوا) النّساء 84.
(Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar
(güçleriyle size zarar vermelerini.)
F)
غَادَرَ
: Yola çıkmak,
bırakmak, bir yeri terk etmek.
(وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ
أَحَدًا) الكهف 47.
(Hiçbirini bırakmaksızın onları mahşerde
toplamış olacağız).
(يا وَيلتنا مَالِ هذا الكِتابِ لَا يُغَادِرُ
صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا) الكهف 49.
(Vay halimize! Derler, bu nasıl kitapmış!
Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın)
hepsini sayıp dökmüş!).
12-KARŞILIK VERMEK,
ÖDÜLLENDİRMEK VEYA MÜKAFATLANDIRMAK:
A)
الثَّوَابُ
َأثابَ عَلى،
: Mükâfatlandırmak. İyi işlerin
karşılığında verilen veya alınan ödül. En çok kıyamet
gününde alınan ödül için kullanılır.
(وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ
مِنْهَا وَمَنْ يُرِدْ ثَوَابَ الْآخِرَةِ نُؤْتِهِ مِنْهَا)
آل عمران 145.
(Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine
ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan
veririz).
B)
الأجْرُ
أجَرَ،
: Ödüllendirmek. Ücret
karşılığını almak, yaptığı işin veya bir menfaatin
karşılığında alınan ücret için kullanılır.
( وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتِغَاءَ مَرْضَاةِ
اللَّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا) النّساء 114.
(Kim Allah’ın rızasını elde etmek için bunu
yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz).
C)
الجَزاءُ
أجْزأ،
: Karşılık, tazminat, ceza.
Bir şeyin karşılığını vermek veya almak, kişinin yaptığı
iyilik veya kötülüğün karşılığını için alınan ceza.
(فَأَثَابَهُمُ اللَّهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ
تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا
وَذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ) المائدة 58.
(Söyledikleri (bu) sözden dolayı Allah
onlara, içinde devamlı kalmak üzere, zemininden ırmaklar
akan cennetleri mükâfat olarak verdi. İyi hareket edenlerin
mükâfatı işte budur).
D)
الجَائِزةُ
أجْزَى،
:
İkramiye, ödül. Çalıştıktan sonra elde edilin ödül için
kullanılır.
(وَجَزَاهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً
وَحَرِيرًا) الإنسان 12.
(Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve
(cennetteki) ipekleri lütfeder).
E)
المُكافأةُ
كَافأ،
:
Ödüllendirme, memnuniyet,
telafi etmek.
ـ كَافأ الأبُ إبنهُ بالسّاعةِ.Baba
oğlunu saatle ödüllendirdi. ,
I3- BAŞLAMAK,
KIŞKIRTMAK VEYA TAHRIK ETMEK:
A)أثارَ،
ثَارَت (ثَورَان) الحَرب :
Savaşı kışkırtmak, harekete geçirmek. Genellikle savaşın
meydanda başlaması için kullanılır.وضِدُّ
الحَرب السِّلمُ
ـ أثَارَ العَدوّ الحَرب على المُسلِمين.Düşman, Müslümanlara karşı savaşı başlattı. ,
B)
نَشبَت الحَرب :
Savaş çıkmak. Karşılıklı harp ilan etmek, savaşı çıkarmak
isteyen için kullanılır.
ـ الصَّليبيُّون نَشَبوا كافة الحُروبَ أولاً.Haçlılar,
tüm savaşları ilk çıkaranlardandır.
C)
اشتعَلَت (اشْتِعَال) الحَرب
: Tutuşmak. Savaşın alevlenmesi, yeniden başlaması için
kullanılır.
(وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا) مريم
4.
(Saçım başım ağardı).
D)
اندلعَت (انْدِلاع) الحَرب
: Savaşın çıkması. Fitne sonucu savaşın başlaması için
kullanılır.
ـ بسبب الفِتنةِ الكُبرى إنْدَلَعَتِ الحُروب
بينَ المَسلِمين مِن جَديد.
Büyük fitne den dolayı, Müslümanlar arasında
yeniden savaşlar başlamıştır.
E)
قَامَت (قِيام) الحَرب
: Savaşın başlaması. Tarihi belli olmayan bir savaş.
ـ قَامَت الحَربُ بين العِراق وإيران عام
1981م.
Irak ve İran arasındaki savaş 1981 yılında
başlamıştı.
F)
هَاجَت (هَيجَان) الحرب
: Savaşın harekete geçirmesi,
kışkırtması, uyandırması.
ـ لقد هَاجَت الحُروبُ بينَ القَبائِل لأسْبابٍ
تَافِهَةٍ.
Önemsiz konular sebebiyle kabileler arasında
savaşlar başlamıştı.
G)
بَدأت (إبتدَاء) الحَرب
: Savaşın başlaması. Tarihi
belli olan bir savaş.
(أَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُوا
أَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِإِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ
بَدَءُوكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ) التّوبة 13.
(Ey müminler!) Verdikleri sözü bozan,
Peygamber’i (yurdundan) çıkarmaya
Kalkışan ve ilkönce size karşı savaşa
başlamış olan bir kavme karşı savaşmayacak mısınız?).
14-DUVAR, KALE VEYA
SUR:
A)الجِدارُ
جدَّرَ،
: Duvar. Bir yerin veya evin
dış cephesi, belirli yerde sabit ince duvara denir.
(وَأَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ
يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ) الكهف 82.
(“Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun
idi).
B)
الحَائِطُ
حَوَّطَ،
: Duvar, set Herhangi bir şeyi
çember içine alan duvar. Birde oda içinde yapılan duvar için
kullanılır
ـ وَقَع حَائِطُ بَيتِنا مِن الزّلازلِ.
Evimizin duvarı deprem
den dolayı düştü.
C)
السّورُ
سَوَّرَ،
: Duvar, çit. Şehir hisarı,
şehir veya oda dışını korumak için yüksek duvar veya yapı
ile çevirmek.
(وَهَلْ أَتَاكَ نَبَأُ الْخَصْمِ) ص 21.
(Ey Muhammed!) Sana davacıların haberi ulaştı
mı?
ـ أوّلُ مَن بَنى سُور بَغداد هُو الخَليفة
المُعتصم.
Bağdadın ilk surunu, Halife Mutasam inşa
etmiştir.
D)
الحِصنُ
حَصَّ،َ
: Kale, sağlamlaştırma, koruma.
Kale anlamında da kullanılır, eni geniş çok yüksek olan ve
girilmeye engel teşkil edilecek şekilde yapılan duvar.
(مترادفهُ القلعةُ)
(لَا يُقَاتِلُونَكُمْ جَمِيعًا إِلَّا فِي
قُرًى مُحَصَّنَةٍ أَوْ مِنْ وَرَاءِ جُدُرٍ) الحشر 14.
(Onlar müstahkem şehirlerde veya siperler
arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde savaşamazlar).
(Allah, ehl-i kitaptan, onlara (müşrik
ordularına) yardım edenleri kalelerinden indirdi).
D)
البَرْزَخ
: Mânia, kıstak, berzah. İki
şeyin arasındaki perde, Ruhların geri dönmesine mani
olmaktır.
(بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ)
الرّحمن 20.
Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip
karışmazlar.
E)
الحَجْز، الحَاجِزُ:
Engelleme, bırakmama, ayırma, alıkoyma.
ـ لاتَكُن أمَامَ التّقدم العِلمي كَحَاجِز
ومُعوِّق لهُ.
Bilim atağı(gelişmesi) önünde alıkoyup engel
olma.
F)
المنعُ،
المَانِع
: Durdurmak, engel olmak,
alıkoymak, yasaklamak.
(قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ
رَأَيْتَهُمْ) طه 92.
(Ey Harun! Dedi, sana ne engel oldu da,
bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit).
15-ÇOĞUNLUĞUN
ANLAŞMASI, BİR ARAYA GELMESİ:
A)
الإجْمَاع
أجمَعَ،
:
ِAnlaşmaya
varmak. Tüm veya birçok bilim adamların anlaştığı karar için
kullanılır.
ـ أجْمَعَ أكثر العّلماءُ على حُرمة تدخين
السّيجارة.
Âlimlerin birçoğu, sigaranın haram olduğunu
B)
غلّبَ على، الأغْلَبِيّة
: Çoğunluk. Her hangi bir konuda sağlanan çoğunluk için
kullanılır. Yarıdan fazla olma şarttır.
ـ لقد صوّت الأغلبية السّاحقة في الإنتخاب.Seçmenler
ezici çoğunlukla oy verdiler.
C)
الأكْثرِيّة
كثَّرَ،
: Bir araya gelen ve bir yerde
bulunan kişilerin çoğunluk teşkil eden sayı yönünden
tamamına yakın gelenler için kullanılır.
(وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ)
البقرة 243. (Lâkin
insanların çoğu şükretmez).
D)
إتّفقَ، الإتّفاقُ، المُتفِق عليهِ
: Anlaşmak, uyuşmak. Oylama
sonucunda kişilerin anlaşması ile meydana gelen anlaşma
için kullanılır.
ـ اتّفقَ العَربُ عَلى أنْ لا يتّفِقُوا . Araplar
anlaşmamaları için anlaştılar.
ـ جَميعُ العُلماء مُتَّفَقٌ عليهِ.
Tüm âlimler
ittifak halındadırlar.
16- GELMEK VEYA
ULAŞMAK:
A)
جَاءَ، المَجِيءُ
: Gelmek, varmak. Bir işin veya kişinin habersiz birden
gelmesi için kullanılır.
ضِدّه ذَهبَ.
(وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا
الْكِتَابَ إِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ)
البيّنة 4.
(Kendilerine kitap verilenler ancak o açık
delil (Peygamber) kendilerine geldikten sonra ayrılığa
düştüler).
B)
قَدِم إلى، القُدومُ
: Varmak, önce gelmek. Genel olarak bir yerden ayrıldıktan
sonra dönen yolcu için kullanılır.
ـ وَصَل رئيسُ الجُمهُورِية إلى أرْضِ الوَطَنِ
قَادِماً مِن فَرَنسَا.
Cumhurbaşkanı Fransa'dan dönerek, vatan
yurduna döndü.
C)
، إتيان
أتى، أتٍ :
على veya
الى ile gelmek
ب ile getirmek
veya vermek.
Haber verdikten veya haberi
olduktan sonra hemen gelen kişi için kullanılır.
(يأتُونَكَ بِكُلِّ سَاحِرٍ عليمٍ)
الأعراف 7.
(Bütün bilgili sihirbazları sana
getirsinler).
(وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا
عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ ) البقرة
23.
(Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi
bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre
getirin).
D)
حَضرَ، حُضورٌ :
Bir yere gelmek, hazır olmak, huzuruna varmak. Bir sözü,
anlaşmayı, şahitliği yerine getirmek için gelen ve orada
bulunan kişi için kullanılır.
(أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ
يَعْقُوبَ الْمَوْتُ ) البقرة 133.
(Yoksa Ya'kub'a ölüm
geldiği zaman siz orada mı idiniz?)
E)وُصُولٌ
وَصَلَ
: Varmak, ulaşmak, erişmek. Bir yere gidip ulaşmak.
(فَمَا كَانَ لِشُرَكَائِهِمْ فَلَا يَصِلُ
إِلَى اللَّهِ وَمَا كَانَ لِلَّهِ فَهُوَ يَصِلُ إِلَى
شُرَكَائِهِمْ ) الأنعام 136.
(Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor,
fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor!)
F)
وَرَدَ، وُرودٌ :
Haberin gelmesi, ulaşması için kullanılır.
(ضِدّه صَدرَ صُدورٌ)
(وَلَمَّا وَرَدَ مَاءَ مَدْيَنَ وَجَدَ
عَلَيْهِ أُمَّةً مِنَ النَّاسِ يَسْقُونَ ) القصص 23.
(Musa, Medyan suyuna varınca, orada
(hayvanlarını) sulayan birçok insan buldu).
17-UYANIK OLMAK,
KAÇINMAK VEYA DİKKATLİ OLMAK:
A)الحَذرُ،
التَّحذيرُ حَذَِرَ،
: Dikkatli olmak, hazırlıklı
olmak; Tehlikenin olduğunu bilmek; Tehlikeden ikaz etmek ve
zararından sakınmak…
(يَجعلونَ أصَابِعَهم في أذانهم من الصَّواعقِ
حَذرَ المَوتِ) البقرة 19.
(O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm
korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar).
B)
الحِيطةُ
حَاطَ،
: Korumak, gözetmek, bakımını
yapmak. Tehlikenin her yönünü bilmek ve hazırlıklı olmak
için kullanılır.
(قَالَ لَنْ أُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتَّى
تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللَّهِ لَتَأْتُنَّنِي بِهِ إِلَّا
أَنْ يُحَاطَ بِكُمْ ) يوسف 66.
(Ya'kub dedi ki:
Kuşatılmanız (ve çaresiz kalma durumunuz) hariç, onu bana
mutlaka getireceğinize dair Allah adına bana sağlam bir söz
vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!")
ـ يَجبُ على النّاسِ الحِيطَةَ مِن العَدوِّ.Düşmandan
korunmak her insan için gerekir.
C)
التّجنُبُ
جنَّبَ،
: Sakınmak, uzak durmak.
Kötülerden uzak durmak ve dikkatli olmak gereken şeyler için
kullanılır.
(يا أيّها الذين ’منوا إِنَّمَا الْخَمْرُ
وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ
عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ ) المائدة 90.
(Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar
(putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir;
bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz).
D)
التّيُقظُ
يَقظَ،
: Uyanık olmak; uyanmak,
tetikte olmak. Her an her şeyin olabilme ihtimali karşısında
uyanık olmak. Uykudan uyandırmak içinde kullanılır.
(وَتَحْسَبُهُمْ أَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌ )
الكهف 18.
(Kendileri uykuda
oldukları halde sen onları uyanık sanırdın).
ـ الإنسانُ يَجِبُ عليهِ أنْ يَكُون يَقِظاً من
العَدوِّ.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzer anlamda kullanılır.
انتبهَ (إلى،على)، الإنْتِباه، المُنْتَبِه ـ:
Uyanık, dikkatli Olmak. Ufak tehlikelere karsı dikkatli
olmaktır.
ـ يجب الانتباه على كلّ ما يجري حولنا.Çevremizde
olan bitenleri bilmemiz gerekir.
الوَاعِ ـ :
Dikkatli, bilinci yerinde olan duyup anlamak.
(لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا
أُذُنٌ وَاعِيَةٌ) الحاقة 12.
(Onu sizin için bir
ibret ve öğüt yapalım ve belleyici kulaklar onu bellesin
diye).
دَبَّرَ، التَّدبِير ـ
: Tasarlamak, kurmak, yönetmek, tertiplemek, önlem
alma, düzenleme.
(أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ
جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ) المؤمنون
68.
)Onlar
bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine,
daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?(
استَعدَّ، الاستعداد ـ
: Hazır / istekli olmak,
ل ile
hazırlanmak. Bir olaya karşı
hazırlıklı olmak demektir.
ـ الاستعدادُ ليومِ الأخر من إحدى الأوامر
الدينيّة.
(Ahirete hazırlanmak
dini emirlerden biridir).
تأهَّبَ، التأهُّبْ ـ
: Savaşa hazırlanmak.
ـ عَلى كُلِّ مُسلِم أنْ يَتأهبَ لِلحربِ .
Her
Müslüman savaşa hazırlıklı olması gerekir.
18-HARAM, SAKINCALI
VEYA YASAK OLAN:
A)
حَرَّمَ، الحَرامُ
: Haram, yasak. Yapılması yasak
olan veya Allah’ın yasak kıldığı emirlerini yerine getirmek
için kullanılır.
(ضِدّه الحَلالُ).
(ولا تَقْتُلوا النّفسَ التي حَرَّمَ اللهُ
إلاّ بالحقِّ) الأنعام 151.
(Ve Allah'ın
yasakladığı cana haksız yere kıymayın!)
B)
كَرَّهَ، المَكرُوهُ
: Hoş
olmayan, mekruh, sevilmeyen. Zararı olan bir iş veya
yapılmaması gereken bir şey için kullanılır.
(كُلُّ ذلكَ كانَ سَيّئَهُ عِندَ
ربِّكَ مَكروهاً) الإسراء 38.
(Bütün bu sayılanların
kötü olanları, Rabbinin nezdinde sevimsizdir).
C)
المُنكَرُ
أنكَرَ،
: Çok kötü, iğrenç, inkâr
edilen. Kötü alışkanlık, sahih aklın ve şerrin çirkin
bulduğu işlere için kullanılır.
(إنَّ الصَّلاةَ تَنهى عن
الفَحشَاءِ والمُنكرِ) العنكبوت 45.
(Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve
kötülükten alıkoyar).
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzeri anlamda kullanılır.
الحِجرُ ـ :
Yasak. Engel.
(وَقَالُوا هَذِهِ أَنْعَامٌ وَحَرْثٌ حِجْرٌ
لَا يَطْعَمُهَا إِلَّا مَنْ نَشَاءُ) الأنعام 138.
(Onlar saçma
düşüncelerine göre dediler ki: "Bu (tanrılar için ayrılan)
hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden
başkası yiyemez).
السُّحت ـ :
Yasak, kanunsuz mal.
(وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي
الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا
كَانُوا يَعْمَلُونَ) المائدة 62.
(Onlardan birçoğunun
günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün.
Yaptıkları ne kadar kötüdür!)
قَبحَ، القبيحُ ـ
: Çirkin, iğrenç. Toplumda
gördüğü çirkin şey için kullanılır.
ضدّه الجَمِيل.
ـ لا تَفعل الأعْمَال القَبيحة وإذا فَعلت ذلك
فلن يُحبك الخَلقُ ولا الخَالِقُ.
Çirkin işler yapma,
şayet yaparsan ne halk ve nede Halik seni asla sevmez.
المَحظُور ـ
حظَّرَ، :
Sakıncalı olan şeyler için kullanılır.
(وما ربُّكَ كانَ محظوراً) الإسراء 20.
(Rabbinin ihsanı
kısıtlanmış değildir).
مَنَعَ ، المَمْنُوعُ ـ
: Yasak. Bir iş yerin, doktorun veya bir toplumun koyduğu
yasaklar.
(قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ إِذْ
أَمَرْتُكَ) الأعراف 12.
(Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni
secde etmekten alıkoyan nedir?)
ـ مَمنُوع التّدخين فِي مَحطّات البَنزِين.
Benzin istasyonlarında sigara
içmek yasaktır.
19-HARAM, SAKINCALI
VEYA YASAK OLMAYAN:
A)
الحَلالُ
حَلَّلَ،
: Helal. İslam dininde izin
verilmiş olan şey, yapılmasında sakınca görünmediği şeyler
için kullanılır. Dini terimdir.(ضِدّه
الحرامُ)
(يا أيّها الذين آمنوا كُلُوا مِمَّا فِي
الْأَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا) البقرة 168.
(Ey insanlar!
Yeryüzünde bulunanların helal ve temiz olanlarından yeğin).
B)
المُباحُ
أبَاحَ،
: Yasak olmayan, mubah fiil.
İslam dininde, yapılmasın da veya yapılmamasın da sakınca
görünmeyen şeyler için kullanılır. Dini terimdir.
ـ أبَاحَ الإسلامُ تعدُّد
الزّواج في الحَالاتِ الخاصّة.
İslam çok eşliliği
özel durumlarda mubah kılmıştır.
C)
الجَائزُ، الجَواز
أجازَ، جَازَ،
: Caiz, mümkün. İslam dinine
göre yapılmasına izin vermemesi ve serbest kılınmış şeyler
için kullanılır. Dini terimdir.
ـ أجَازَ اللهُ المَسحَ على الخُفيّن.Allah,
çorap üzerine mesh etmeyi caiz kılmıştır.
D)
المَسمُوحُ
سَمحَ، السّماح،:
ب ile yapma
yetkisi vermek. Kişilerin veya topluluğun serbestçe bir yere
girme veya bir şeyi yapma yetkisinin verilmesi için
kullanılır.
ـ مَسمُوح الدّخول إلى
قاعة المكتبات.Kütüphanelerin
salonlarına girmek serbesttir.
E)
المُرخَّصُ، التَّرخيصُ
رخَّصَ،
: İzin, yetki, ruhsat, lisans.
Kişilerin veya topluluğun, girmek veya kullanmak için alınan
ruhsat veya izin için kullanılır.
ـ يُمكنك الانتماء إلى الأحزاب إذا كانت
مُرّخصة من الجِهات الرّسميّةِ.
Resmi yerlerden izin almış olan partilere üye
olman mümkündür.
20-HAPSETMSK, ALI
KOYMAK VEYA GÖZALTINA ALMAK:
A)
الحَبْسُ
حَبسَ،
: Tıkmak, kapatmak ve
hapsetmek. Görülmeyen bir yere kapatmak, bir süre tutmak ve
kimse ile görüşmemek.
(فأصابتكم مُصيبةُ الموتِ تَحبِسُونَهُما مِن
بَعدِ الصَّلاةِ) المائدة 106.
(Eğer şüpheye
düşerseniz o iki şahidi namazdan sonra alıkoyar).
B)
السِّجنُ
سَجنَ،
: Hapsetmek. Hücrede veya
hapishanede bir süre tutmak, başkaları ile görüşme hakkı
vardır.
(قَالَ رَبِّ السِّجْنُ أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا
يَدْعُونَنِي إِلَيْهِ ) يوسف 33.
(Yusuf: Rabbim! Bana
zindan, bunların benden istediklerinden daha iyidir!)
C)
الحِجزُ
حَجَزَ،
: Bırakmamak, engel olmak;
tıkamak. Geçici, engel kalkana kadar tutuklamak, bir yerde
gözaltına alınmak...
ـ حجز الشّرطيُّ الخصمان.
(İki deniz arasına
engel koyan mı?)
D)
التّوقيفُ
أوقَفَ، الإيقافُ،
: Nezarethane de tutuklama.
Mahkemeye gidene kadar tutuklama.
(وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ مَوْقُوفُونَ
عِنْدَ رَبِّهِمْ يَرْجِعُ بَعْضُهُمْ إِلَى بَعْضٍ الْقَوْلَ)
سبأ 31.
(Sen o zalimleri,
Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine söz
atarlarken bir görsen!)
E)
اعتقلَ، الاعتقالُ
: Gözaltı, Hapis etmek. Elini
veya ayağını bağlayarak tutuklamak; Özellikle siyası
mahkûmlar için ve ağır ceza alanlar için kullanılır.
ـ اعتقل الشّرطي المُجرمَ.
Polis suçluyu tutukladı.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzeri anlamda kullanılır.
الأغلال ـ Eline
kelepçe vurmak.
القيود ـ
Belirleme; sınırlama,
bağlamak.
الأسر ـ
Zincir ile başlamak; esir
almak.
21-HABER VERMEK,
ANLATMAK VEYA KONUŞMAK:
A)
خَبَرَ، الخَبرُ
: Haber, bilgi, mesaj, rapor
vermek. Daha kapsamlı sözlü veya yazılı, yalan veya doğruluk
ihtimali olan haberi vermek için kullanılır.
(كَذَلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ
خُبْرًا) الكهف 91.
(İşte böylece onunla
ilgili her şeyden haberdardık).
B)
الحَديثُ، التَّحديثُ
حدَّثَ،
: Bildirmek, bahsetmek. Sözle
başkasının dediklerini
Aktarmak. Haber vermek.
(وأن عَسىَ أنْ يَكُونَ قَدِ اقْتَرَبَ
أَجَلُهُمْ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ) الآعراف
185.
(Ve ecellerinin
yaklaşmış olabileceği hususunda düşünmediler mi? O halde
Kuran’dan sonra hangi söze inanacaklar?)
C)
النّبأ
نبّأ،
: Haber veya duyuru bildirmek.
Büyük ölçüde faydalı ve doğru
haberi bildirir.
(وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ ) يونس 71.
(Onlara Nuh'un
haberini oku).
D)
الكَلام
كلَّمَ،
:
Konuşma, söz, darbı mesel ve
cümle şeklinde ifade edilen konuları anlatır.
(ضِدّه السُّكوت)
(فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ إِنَّكَ الْيَوْمَ
لَدَيْنَا مَكِينٌ أَمِينٌ) يوسف 54.
(Onunla konuşunca:
Bugün sen yanımızda yüksek makam sahibi ve güvenilir
birisin, dedi).
E)
الرِّوايةُ
رَوىَ،
:
Hikâye, masal, roman, hadis
gibi konuları
anlatmak veya aktarmak.
ـ رَوى الرّاوي الرّوايةَ للطلابِ.
Ravi rivayeti
öğrencilere anlattı.
F)صَدَعَ
الصَّدْعُ : Açıkça söylemek ve
zorlukları aşmak. Sesli olarak ifade edilir.
(فَإصْدَع بِمَا تُؤمَر) الحجر 94.
(Sana emir olunanı
açıkça söyle).
22- KARŞI KOYMAK,
ANLAŞMAMAK VEYA DÖVÜŞMEK:
A)
الخِلافُ، المُخالفةُ
(اختلفَ، يختلِفُ اختلاف) خَالَفَ،:
Ayrılığa düşmek, farklı olmak, ayrı olmak, çelişme,
Tartışmalı geçen görüşler için kullanılır.
(فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ
تَخْتَلِفُونَ) المائدة 48.
(Artık size, üzerinde
ayrılığa düştüğünüz şeylerin (gerçek tarafını) O haber
verecektir).
B)
النِّزاعُ، المُنازعةُ
نازَعَ،
: Çekişme. Kavgalı ve ölümle
karşı karşıya gelen ve bir problemi çözmeyen çekişme.
(وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ
رِيحُكُمْ) الأنفال 46.
(Birbirinizle
çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider).
C)
الصِّراعُ
صَارعَ،
: Dövüş. Birini yere vurarak,
yıkarak dövüşmek.
(فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعَى كَأَنَّهُمْ
أَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ) الحاقة 7.
(O kavmi, içi boş
hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün).
D)
الخُصُومةُ، الخِصامُ
خَاصمَ،
: Tartışma, düşmanlık. İki kişi
arasındaki husumetten dolayı küsmek ile biten bir tartışma.
(وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا)
النّساء 105.
(Hainlerden taraf
olma!)
(وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ
لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ
شَيْءٍ جَدَلاً) الكهف 54.
(Hakikaten biz bu
Kuran’da insanlar için her türlü misali sayıp dökmüşüzdür.
Fakat tartışmaya en çok düşkün varlık insandır).
D)
عَادَى، المُعَاداة:
Düşmanca davranmak, karşı çıkmak.
(عَسَى اللَّهُ أَنْ يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ
وَبَيْنَ الَّذِينَ عَادَيْتُمْ مِنْهُمْ مَوَدَّةً) الممتحنة
7.
(Olur ki Allah sizinle
düşman olduklarınız arasında yakında bir dostluk meydana
getirir. Allah gücü yetendir).
E)
المُشَاجَرة، الشّجار
: Kavga, münakaşa, tartışma.
( فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى
يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي
أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا
تَسْلِيمًا) النّساء 65.
(Hayır, Rabbine
andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni
hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir
sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman
etmiş olmazlar.
F)
المُحَاجَجَة ، يَتَحَاجُّونَ
: Sözlü tartışma.
(وإذا لَقُوا اللّذين آمنوا قَالُوا
أَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ
لِيُحَاجُّوكُمْ بِهِ عِنْدَ رَبِّكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ)
البقرة 76.
(Öyle ise Ashâb-ı
Kehf hakkında, delillerin açık olması haricinde bir
münakaşaya girişme).
G)شَاقَ،
المُشَاقَةُ
: Zorluk
çıkarmak, sıkıntı vermek.
(ومن يُشاقِق الرَّسُولَ مِنْ بَعدِ
ما تَبيَّنَ لهُ الهُدى) النّساء 115.
(Kendisi için doğru
yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı çıkar).
K)
نَاقَشَ،
المُنَاقَشَة: Bilimsel konuları
tartışmak, karşı çıkmak.
ـ ناقشتُ الأستاذَ في الدّرسَ .Derste
öğretmenle tartıştım.
23-KORKMAK, ÜRKMEK
VEYA PANİKLEMEK:
A)
الخَوفُ
خَافَ،
: Korkmak. Bir olayın olması,
zararın gelmesi iter kendisine veya yakınına gelmesinden
dolayı korkmak. Korkunun özelliği kısa sürmektedir.
(فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ
عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ) البقرة 38.
(Her kim hidayetime
tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar
üzüntü çekmezler).
B)
الرَّهبَةُ
رَهَبَ،
: Korku, huşu. Şiddetli ve
devamlı olan bir korku…
(لَأَنْتُمْ أَشَدُّ رَهْبَةً فِي صُدُورِهِمْ
مِنَ اللَّهِ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ)
الحشر 13.
(Onların içlerinde
size karşı duydukları korku, Allah'a olan korkularından daha
şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar anlamayan bir
topluluktur).
C) الفَزَعُ
فَزَعَ،
:Şiddet'li korku. Tehlikeyi
görmeden korkup kaçmak için
kullanılır.
(لَا يَحْزُنُهُمُ الْفَزَعُ الْأَكْبَرُ)
الأنبياء 103.
(En büyük dehşet dahi
onları tasalandırmaz).
D)
الهَلعُ
هَلَعَ،
: Tedirgin, kaygılı, şiddetli
korku. Sabırsızlık gösterip telaşlanmak için kullanılır. (الفَزَع)
kelimesin den daha etkili çünkü bilinmeyen bir korku.
(إِنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا) المعارج
19.
(Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız)
yaratılmıştır).
E)
الرُّعبُ
رَعَّبَ،
: Korkmak, ürkmek. Yalnızlık
veya yok olma korkusu.
(سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا
الرُّعْبَ ) الأنفال 12.
(Ben kâfirlerin
yüreğine korku salacağım).
F)
الخَشيَةُ
خَشيَ،
: Allatan korkusu.
(فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ)
المائدة 44.
(İnsanlardan
korkmayın, benden korkun).
G)
وَجِلَ، وَجَلٌ:
Ürkmek
(إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا
ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ ) الأنفال 2.
(Müminler ancak, Allah
anıldığı zaman yürekleri titreyen).
H)
جَزَعَ، الجَزْعُ
: Kaygılı, kederli olmak.
(إِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا) المعارج 20.
(Kendisine fenalık
dokunduğunda sızlanır, feryat eder).
Not:
Bu kelimelerde benzeri anlamda kullanılır.
إرْتَاعَ، الإرْتِياعُ، الرّوُع ـ
: Ürkütmek, huşuda olmak, korkmak.
(فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَاهِيمَ الرَّوْعُ
وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ) هود
74.
(İbrahim'den korku
gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta)
bizimle mücadeleye başladı).
جَبُنَ، الجُبن ـ
: Korkak olmak. Korkusundan çıkmama, kendine kapanma.
: هَابَ ، المَهابةٌ ـ
Korkmak, çekinmek.
ذَعَرَ، الذُّعر
ـ : Korku, panik, ürkme.
ـ الأعداء في ذُعرٍ دائم.Düşmanlar
devamlı ürkme halındadırlar.
هَولَ، الهَول ـ
: Korku, güç.
24-ANLAŞILMAK,
ORTAYA
ÇIKMAK VEYA BELLİ OLMAK:
A)
الظَّاهِرُ، أظْهَرَ، إظْهَار
ظَهرَ،
: Görünmek, belirmek, çıkmak.
Bir canlının bir şeyin arkasından görülmesi, meydana gelmesi
için kullanılır.
الظّاهرKelimesi
Allahın sıfatındandır.
(ضِدّه البَاطِن)
(هُو الأوّلُ والآخِرُ والظّاهِرُ والباطِنُ
وهو بكلّ شيءٍ عليم) الحّديد 3.
(O ilktir, sondur,
zahirdir, batındır. O, her şeyi bilendir).
(قُلْ إِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ
مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ ) الأعراف 33.
( De ki: Rabbim ancak
açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı
aşmayı haram kılmıştır).
B)/
أبرزَ الإبراز
البَارِزُ
بَرزَ، :
Belirmek, çıkıntı yapmak, meşhur olmak, üstün olmak. Birden
ortaya çıkmak göstermek, teşhir etmek demektir.
(وَتَرَى الْأَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ
فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا) الكهف 47.
(Ve yeryüzünün
çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın
onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız).
C)
البيِّنُ
بيَّنَ، :
Açıklamak, göstermek. Açıkça belirli bir şeyi göstermektir.
المُبين
: Açıkça belli olana denir.
(يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ
وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ
عَلَيْكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ) النّساء 26.
(Allah size
(bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden önceki (iyi)
lerin yollarına iletmek ve sizin günahlarınızı bağışlamak
istiyor. Allah hakkıyla bilicidir, yegâne hikmet sahibidir).
D)
بَانَ، البََيانُ
: Açıklık, açıklamak, izah etmek. Kapalı olanları açıklamak
için kullanılır.
(هَذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ
لِلْمُتَّقِينَ) آل عمران 138.
(Bu (Kur'an), bütün
insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir
hidayet ve bir öğüttür).
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzer anlamda kullanılır.
طَلَعَ، الطّالِعُ ـ
Ortaya çıkmak.
(وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى
الْغَيْبِ ) آل عمران 179.
(Bununla beraber
Allah, size gaybı da bildirecek değildir).
اتَّضَحَ، الاتّضاحُ ـ
: Açıklığa kavuşmak.
ـ يتّضِحُ من كلامِهِ أنّه على حق.Haklı
olduğu konuşmasından açıkça belli oluyor.
(Açılıp ağardığı
vakit gündüze yemin ederim).
خَرجَ، الخروج، الخَارِج ـ
: Kapalı bir yerden çıkmak. Canlıların, belirli bir yerden
dışarı çıkmakları veya görünmeleri için kullanılır.
ضِدّهُ الدَّاخِل
(وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ)
البقرة 167.
(Ve onlar artık
ateşten çıkamazlar.)
25-GİRMEK, NÜFUZ
ETMEK VEYA ZORLUKLA GİRMEK:
A)
الدَّاخِلُ
دَخلَ،
: Girmek. Bir yere girmek veya
katılmak için kullanılır.
(ضدّه الخارِج) .
(قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا
جَبَّارِينَ وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتَّى يَخْرُجُوا
مِنْهَا فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنَّا داخِلون)
المائدة 22.
(Onlar şu cevabı
verdiler: Ya Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan
çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan
çıkarlarsa biz de hemen gireriz).
B)
النَّاِفذُ
نَفذَ،
: Delmek, geçmek. Bir şeyi
delerek girmek veya varmak, bununda çok zor olduğunu ifade
eder.
(يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ إِنِ
اسْتَطَعْتُمْ أَنْ تَنْفُذُوا مِنْ أَقْطَارِ السَّمَاوَاتِ
وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ إِلَّا بِسُلطان)
الرّحمن 33.
(Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve
yerin çerçevesinden çıkıp gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin.
Ancak büyük bir güçle çıkıp gidebilirsiniz).
C)
الاخْتِراقُ
خَرقَ،
: Yırtmak, delmek, delip
geçmek. Bir yeri zorla delip geçmek. çiğneyip bozarak
geçmek. Giren kişiye
الخارق denir.
(فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا رَكِبَا فِي
السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ أَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ
أَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْئًا إِمْرًا) الكهف 71.
(Bunun üzerine
yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi
deldi. Musa: Halkını boğmak için mi onu deldin? Gerçekten
sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın! Dedi).
D)
الشّقُّ
شَقَّ،
: Yarmak, deşmek, (araziyi)
sürmek, (bir bölgeyi) geçmek. Bir yere saldırarak yarıp onun
arasından geçmek.
(ثُمَّ شَققنا الأرضَ شَقّاً) عبس
26.
(Sonra, bitkilerin çıkmasıyla yeryüzünü güzel
bir şekilde yardık).
E)
التّغلْغُلُ
تَغلغَلَ في،
: Girmek, nüfuz etmek. Bir yere
veya düşmanların arasına haber vermeden gizli bir şekilde
zorluklar içinde girmek.
ـ تغلغل الجاسُوسُ في صُفوفِ المواطنينَ.Vatandaşların
arasına casuslar girdi.
26-İDDAA ETME,
İSPATTA BULUNMAK VEYA SAVUNMAK:
A)
ادّعى، الادِّعاءُ
: İddia etmek, bir şeyi istemek, (mahkemede) şahitlik etmek,
(على
b-i
ب bş ile veya bş
ile) itham etmek. Yanlış veya doğru delili ortaya koyarak
kendice doğru savunma için kullanır.
ـ يدّعي المتّهم بأنهُ بريءٌ .Sanık
suçsuz olduğunu iddia ediyor.
B)
زعمَ، الزَّعمُ :
İddia etmek, zannetmek, kabul etmek. Delilsiz ve ispatsız
bir olayı doğru sanmaktır.
(أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ
أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ
مِنْ قَبْلِكَ ) النّساء 60.
(Sana indirilene ve
senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri
görmedin mi?)
C)
إحتجَّ ب، الإحتجاجُ
: Mazeret göstermek, delil getirmek. Doğru delillere sahip
olup kendini savunmak...
(مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ إِلَّا أَنْ قَالُوا
ائْتُوا بِآبَائِنَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ) الجاثية 25.
(Doğru sözlü iseniz
atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur).
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
أثبتَ، أثبت على
ـ :
kesinleştirmek, ispat etmek
(وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا
لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ) الأنفال
30.
(Hatırla ki, kâfirler
seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni
(yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı).
برهنَ، برهنَ على
ـ : Kanıtlamak, ispatlamak.
(قُل هاتوا بُرهانكم إن كُنتم
صَادِقين) البقرة 111.
(Sen de onlara: Eğer
sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de).
27- SAVUNMAK, KARŞI
KOYMAK VEYA KORUNMAK:
A)
الدِّفاعُ، المدافعةُ
دَافعَ (عن)،
: Direnmek, korumak, savunmak,
savunmasını üstlenmek. Her hangi bir saldırıya karşı kendini
korumak...
(إِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ
آمَنُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ)
الحج 38.
(Allah, iman edenleri
korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi
sevgisinden mahrum eder).
B)
الصَّدُّ، المُصادمةُ
صَدَّ،
: Uzaklaştırmak,
kaçırmak, caydırmak, savuşturmak, alıkoymak. Belirli bir
saldırıya karşılık vermek ve ona mani olmak için kullanılır.
(الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ
زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا
يُفْسِدُونَ) النّحل 88.
(İnkâr edip de
(insanları) Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara,
yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat
kat artıracağız).
C)
المُجابَهةُ
جابهَ،
: Karşılaşmak, karşı
koymak. Ordunun haksız bir saldırıya karsa durmak veya karşı
vermek...
ـ جابهَ جيشنا الأعداءَ .Ordumuz
düşmana karşı koydu.
D)
قَاوَمَ، المُقاومَة
: Karşı çıkmak, direnç
göstermek. Halkın düşmana karşı durmak, düşmanı kovmak için
kullanılır.
ـ قاوَم الشّعبُ الإستعمارَ في طردهم من
البلاد.
Sömürge devletleri
ülkeden kovmak için halk direndi.
E)
المُحَافظَةُ
حَافظَ (على)،
: Korumak, devam ettirmek,
gözetmek, dikkat etmek. Mümkün derecede bir şeyi koruma.
(وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ) المؤمنون
9.
F)
العِصمَةُ
عَصمَ،
: Önlemek, engel
olmak. Bir kışının yanlış yapmaması veya ona yapılmasında
korunması karşı konması için kullanılır.
(وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ إِنَّ اللَّهَ لَا
يَهْدِي الْقَوْمَ) المائدة 67.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
درأَ، يدرؤن
ـ:
Reddetmek, tehlikeyi
savuşturmak.
(وَيَدْرَءُونَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ وَمِمَّا
رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ) القصص 54.
صمَدَ، الصّامِد ـ
: Karşı olmak; direnmek. .
الصَّمَدْ
Allahın isimlerindendir, içi olmayan yani yemeyen içemeyen
anlamları vardır. Her kez onun emirleri için direnir ve
istek ve musibetlerinde ona dönerler
( قُل هو الله أحَد الله الصَّمد) الإخلاص 1،2.
(De ki: O, Allah
birdir. Allah sameddir).
صَدَفَ عن
ـ :
Kaçınmak, uzaklaştırmak, vazgeçirmek.
(فَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَصَدَفَ
عَنْهَا سَنَجْزِي الَّذِينَ يَصْدِفُونَ عَنْ آيَاتِنَا سُوءَ
الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ(
الأنعام 157.
28-ÇAĞIRMAK, SESLENMEK VEYA DUA ETMEK:
A)
الدُّعاءُ
دَعا،
: Çağırmak; (الله
Allah’a) dua etmek. Bir istek için seslenmek.
(هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لِي
مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً إِنَّكَ سَمِيعُ
الدُّعَاءِ )
آل عمران 38.
B)
النِّداءُ
نادى،
: Çağırmak, seslenmek.
Yüksek sesle bir işi yaptırmak için seslenmek.
(إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا) مريم 3.
C)
المُناجاةُ
ناجى،
: Sırrını açmak, gizli
konuşma. Birine fısıldamak, sessizce konuşma.
(أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوَى ثُمَّ
يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْإِثْمِ
وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَةِ الرَّسُولِ) المجادلة 8.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
تحدَّثَ، المُحادثَة ُـ
: Bahsetmek, anlatmak.
(وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ) الضّحى 11.
تكلَّمَ، التَّكلُّمُ، المُكالمة ـ
: Konuşmak,
söylemek.
(يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا لَا
يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَقَالَ
صَوَابًا) النّبأ 38.
خاطبَ، الخِطاب،
المخاطبة ـ : Hitap
etmek, konuşma, nutuk; söylev.
(وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ
مُغْرَقُونَ) هود 37.
حاوَرَ، الحِوارـ
: Diyalog, konuşma yapmak; tartışmak.
(فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ
مِنْكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا) الكهف 34.
أجابَ، إجابة
ـ :
Cevabını vermek, karşılık
vermek, kabul etmek.
المُجيب
ـ : Allahın
isimlerinindir. Karşılık veren, yardım isteyen ve mecbur
veya zorda olanlara cevap veren anlamlarda kullanılır
(إنّ ربّي قريب مجيب) هود61 .
29-AŞAĞILIK, ALÇAK OLMAK VEYA ZOR DURUMA DÜŞMEK:
A)
الذَّليلُ الذُّلُّ،
ذَلَّ،
: Alçak olmak, hakir
olmak, boyun eğik, alçak gönüllü. Başkasının yanında
kendisini küçük düşürmek, aşağılamak, Allah katında ise aciz
bir kul olarak görünmek birde değerli kişilere saygı
göstermek kullanılır.
(لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ وَلِلَّهِ
الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ) المنافقون 8.
B)حَقُرَ،
احتَقَرَ،الحَقيرُ، الاحتقارُ
: Hakir, alçak, aşağılık,
rezil, olmak Veya adi, hor görülen. Kişilere başkası
tarafından küçük düşürülmesi (Özellikle kötü insanlara).
Birde ahlâk ve kültür yönünden eksiği olana kişi içinde
kullanılabilir.ضدّه
الإكرام
ـ شاربُ الخمرِ مُحتَقرٌ.İçki
içen hor görülür.
C)
أهانَ، الإهانةُ
: Hor görmek, hakaret etmek.
Devamlı birini horlamak, özellikle zayıf ve güçsüz kişiler
için kullanılır.
المهانَةُ
kelimesinde alçaklık;
adilik denir.
(يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَيَخْلُدْ
فِيهِ مُهَانًا) الفرقان 69.
D)
الرَّذالةُ
رَذِلَ، : Alçak veya
rezil olmak, küçümsenmek. Eğitimsizlik veya cahillik tan
gelen farklılık veya seviye yönünden düşüklülüğü ifade eder.
(قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ)
الشّعراء 111.
E)
السَّفالَةُ
سَفَلَ،
: Alçak olmak, bir
şeyin altında olmak, sefalet. Özellikle yoksulluktan
kaynaklanan farklılık için kullanılır.
(ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ) التّين 5.
F)
الخِزيُ
خَزيَ،
: Alçaklık, ayıplık,
rezalet, yüz karası. Utanç verici davranıştan kaynaklanan
özellikle siyasi veya Allaha karşı yanlışlar yapanlar için
kullanılır.
(لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ
عَذَابٌ) المائدة 41.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
العَارُ ـ
: Alçaklık, ayıp, kusur, yüz karası davranışlar. Özellikle
güçlünün güçsüze yaptığı haksızlar için kullanılır.
ـ الخِزي والعَار لعملاء الاستعمار.
استكانَ ب، الاستكانَةُ
ـ : Aşağılanmak,
boyun eğmek, küçük düşmek.
(وما ضَعُفوا وما إستكانوا والله يُحبّ الصّابرين) آل عِمران
146.
هَان، استهانَ ب، الاستهانة ُـ
: Önemsememek, yanlış değerlendirmek,
pek önemli olmamak.
Adi kişiالمُهينُ
:
(وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ) القلم 10.
خَضَعَ، الخُضوعُ ـ
: İtaat etmek, tabi olmak, boyun eğmek. Sadece Allah
için kullanılır.
(إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً
فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ) الشّعراء 4.
30-SUÇ VEYA GÜNAH İŞLEMEK:
A)
أذنَبَ، الذَّنبُ
: Günah-suç işlemek.
Bilerek veya bilmeyerek işlenen suç, kötü iş yaptıktan sonra
mahkeme tarafından cezalandırıl.
(وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ)
التّكوير 8،9.
B)
الإثْمُ
اَثِمَ،
: Günah-suç işlemek.
İşini tam yapmayan için kullanılır, Özellikle Allah a karşı
kusurlar.
(وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِي الْإِثْمِ
وَالْعُدْوَانِ ) المائدة 62.
C)
جَرَمَ، الجُرمُ، الجَريمةُ
: Günah-suç işlemek. Büyük suç işleyenler için kullanılır ve cezası da
ağır olur.
(المُجرم) Kelimesi ise
suç işleyen kişi içi kullanılır.
(أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ
فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَا بَرِيءٌ مِمَّا تُجْرِمُونَ) هود
35.
Not:
إقترف وإرتكب: Bu iki
fiil sadece suç veya günah işleyen kişiler için kullanılır.
ـ ارتكبَ
(اقترفَ) المُجرم جريمةً كبيرةً .
D)
المَعصِيَةُ
عَصىَ،
: Karşı çıkmak, baş
kaldırmak, Özellikle Allah a, babalara ve büyüklere
başkaldıran ve emirlerine uymayanlar için kullanılır. Ve
عاصي kelimesi de
asi-inatçı-serkeş olan kişi için kullanılır.
(قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ
عَظِيمٍ) الزّمر 13.
E)
الحِنْثُ
حَنِثَ،
: Yalan yemin, günah.
Çok kötü olan işleri alışkanlık haline getiren kişiler için
kullanılır.
(الذّنب) Kelimesinden
daha büyük suçlardır.
(وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ) الواقعة
46.
F)
الجُناحُ
جَنَحَ عن،
: Sapmak, hafif suç;
günah. Pişmanlık duyulmuş olan hafif suçlar için kullanılır.
(لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ
مَسْكُونَةٍ) النّور 29.
G)
الوِزرُ
وَزَرَ،
: Ağır yük, günah,
sorumluluk. Başkasının yaptığı günaha katlanmak, başkasının
günahıyla cezalandırmak veya bir şeyi örtmek için
kullanılır.
(وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ
مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ
تَخْتَلِفُونَ) الأنعام 164.
31-GİTMEK VEYA AYRILMAK:
A)
الذَّهَابُ
ذَهَبَ،
: Gitmek. Belli bir
amaçla bir yere yürüyüp gitmek.
ضد ذَهبَ / جَاء ، وضد الذّهاب/ الإياب .
(قَالُوا يَا أَبَانَا إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ
وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِنْدَ مَتَاعِنَا فَأَكَلَهُ الذِّئْبُ)
يوسف 17.
B)
الانطِلاقُ
انْطَلقَ من،
: Ayrılmak, yola
çıkmak, uzağa gitmek. Amacı olmayıp bir yere yürüyüp gitmek.
(فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ) القلم 23.
C)
الانْصِرافُ
انْصَرفَ عن،
: Yüzünü çevirmek.
Belirli bir yerden belirsiz bir yere kızarak gidip
uzaklaşmak.
(ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ بِأَنَّهُمْ
قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ) التّوبة 127.
D)
المُغَادَرةُ
غَادَرَ إلى،
: Bir yerden bir yere
doğrudan yola çıkmak. Bir yerden belirli bir yere Programlı
olarak gidip uzaklaşmak.
(وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ أَحَدًا) الكهف
47.
E)
الرَّوَاحُ
رَاحَ،
: Uzaklaşmak, gitmek.
Başıboş amaçsız bir şekilde özellikle gece vakitleri yürüyüp
gitmek...
(وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا
شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ) سبأ 12.
32- YAYMAK, YAYILMAK, BİLDİRMEK VEYA AÇIKLAMAK:
A)
أذاعَ
ذَاعَ،
: Duyulmak, yayılmak;
dağılmak. Haberi sözlü olarak yayma veya bildirme.
(وَإِذَا جَاءَهُمْ أَمْرٌ مِنَ الْأَمْنِ أَوِ الْخَوْفِ
أَذَاعُوا بِهِ ) النّساء 83.
B)
انْتَشرَ، النَّشْرُ، الانتِشارُ
نشَرَ،
: Yaymak, ilan etmek.
Başkaları tarafından konuyu veya kitabı yazılı olarak yayma.
(وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ) التّكوير 10.
C)
أعْلنَ، الإعلانُ
: Bildirmek, ilan
etmek, açıklamak. Düşünülen veya planlanan bir konuyu yazılı
veya sözlü olarak bildirmek için kullanılır.
(وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ) النّمل 25.
D)
بثَّ، البثُّ : Yaymak,
açmak. Serbestçe bir konuyu açmak ve anlatmak için
kullanılır.
(وما يبثُّ من دابةٍ آياتٌ لقومٍ يوقنون) الجاثية 4.
E)
شاعَ، أشاعَ، شيوعٌ، الإشاعةُ
:
Yaymak, herkese duyurmak. Özellikle kötü özelliklerin
yayılması için kullanılır.
(إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي
الَّذِينَ آمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا
وَالْآخِرَةِ) النّور 19.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
فشا، أفشى، الافشاءُ
ـ :
Yaymak, açılıp ortaya
çıkması. Bir konunun özellikle bir
sırrın yayılması için kullanılır.
أمر الرّسول (ص) عن الإفشاء بالسّلام بين
المسلمين.
Peygamberimiz (s.v) selamın
Müslümanların arasında yayılmasını emir etti.
صَرَّحَ (عن)، التَّصريح ـ
: Açıklamak, bildirmek, duyurmak. Özellikle askeri sorumlu
kişi tarafından ifade edilir.
أفادَ
ب، إفادةٌ ـ :
Bildirmek, haber vermek.
Özellikle bir siyasi sorumlu kişi tarafından ifade edilir.
أخبرَ ب، إخبارُ
ـ : Bildirmek, bir şey
hakkında konuşmak, iletmek; rapor etmek.
نبّأ، نباٌ
ـ : Haber, duyuru.
عرَّبَ، أعرَبَ
ـ : Açık bir şekilde
ifade etmek.
نادى ب/ نادى على
ـ : Seslenmek / İlan
etmek.
شَهرَ، أشهرَ ـ
: İlan etmek.
33-PİSLİK, KİR VEYA
UTANÇ VERİCİ:
A)
الرّجز، الرّجس
: Kirlilik, pislik.
Pis veya kötü bir alışkanlık içinde olan ve insanlara zararı
dokunan şeyler için kullanılır. Dini bir kavramdır.
(يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ
وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ
عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ) المائدة 90.
B)
النّجِسُ
نَجِسَ،
: Kirlilik, pislik.
Büyük günah işleyenler veya kötü bir alışkanlık için olanlar
için kullanılır. Dini bir kavramdır.
(يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ
نَجَسٌ فَلَا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ بَعْدَ
عَامِهِمْ هَذَا ) التّوبة 28.
C)
الدَّنَسُ
دَنِسَ،
: Kirlilik, pislik,
leke. Genel olarak elbisesi kirli olan kişiler için
kullanılır. Manevi temizlik içinde kullanılabilir.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
القَذِرُ ـ
قَذِرَ : Pislik,
dışkı. Kişilerin kullandıkları pis şeyleri veya artıklarını
kullananlar için ifade
edilir. ضدّه النَّظيفُ
الوَسِخُ ـ
وَسِخَ : Pis, kir.
Beden veya elbise kirliliği için kullanılır.
التّلوثُ ـ
تَلوَّثَ ب :
Pislenmek, kirlilik, batmak. Hava veya suyun kirliliği için
kullanılır.
نَكِدَ، النَّكِدُ ـ
: Çetin; dertli; çileli. Mecaz olarak Kötü veya faydasız
şeyler veya kötü huylu kişiler için kullanılır.
(وَالْبَلَدُ الطَّيِّبُ يَخْرُجُ نَبَاتُهُ بِإِذْنِ رَبِّهِ
وَالَّذِي خَبُثَ لَا يَخْرُجُ إِلَّا نَكِدًا كَذَلِكَ
نُصَرِّفُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَشْكُرُونَ)
الأعراف 58.
الكَدِرُ، الكّدير
ـ : Bulanık su.
Kararmış renk.
العَكِرُ
ـ : Çamurlu, bulanık,
karışık.
34-DÖNÜŞ VEYA GERİ
DÖNMEK:
A)
الرُّجُوعُ
رَجَعَ،
: Geri dönmek/ gelmek,
tekrarlamak. İkinci kes bir süre sonra buluştuğu aynı yere
dönen kişi için kullanılır.
(فَرَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا ) طه 86.
B)
العَودَةُ
عَادَ،
: Geri dönmek/ gelmek.
İkamet ettiği yere ayrıldıktan sonra dönüş yapan kişi için
kullanılır.
ـ عادَ رئيس الجمهورية إلأى وطنهِ سالماً.
C)
الإيابُ
آبَ،
: Geri dönmek/ gelmek.
Kısa bir süre içine ayrılan yere dönüş yapanlar için
kullanılır.
(إِنَّ إِلَيْنَا إِيَابَهُمْ) الغاشية 25.
D)
أنابَ، الإنابة: Ara
sıra uğramak.
(قُلْ إِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ
مَنْ أَنَابَ) الرّعد 27.
E)
المآب:
Dönüş yeri, dönme.
(الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ طُوبَى لَهُمْ
وَحُسْنُ مَآبٍ) الرّعد 29.
35-ELÇİ-TEMSİLCİ:
A)
الرَّسولُ : Allah’ın
elçisi, haberci, resul. Genellikle yeryüzünde kendisine
Allah tarafından kitap gönderilmiş olan ve onun
temsilciliğini yapan kişi için kullanılır.
(قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّي رَسُولُ اللَّهِ
إِلَيْكُمْ جَمِيعًا) الأعراف 158.
B)النَّبي
: Peygamber, nebi.
Genellikle yeryüzünde kendisine Allah u talanın
temsilciliğini yapan ve insanları hidayete ermekle mükellef
olan kişi için kullanılır.
(وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ
الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ
وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ ) النساء 69.
C)
المُمثِّلُ : Temsilci.
Büyük makamda olan bir kişiye yurt dışında devleti temsil
etmek için görevlendirilir.
ـ الفريق الوطني التّركي يُمثل تركيا في
مبارياتهِ .
Türk Milli Takımı,
oyunlarında Türkiye'yi temsil eder.
D)
المَبعُوثُ
: Elçi, milletvekili.
Görevlendirilmiş yetkili bir kişinin yurt dışında devleti
temsil eden için kullanılır.
ـ أرسلت الحكومة التركيّة مبعوثاً سياسياً إلى
أمريكا.
D)
المُفوَّضُ :
Yetkili elçi, vekil. Devlet tarafından tam yetki verilmiş
olan kişiler için kullanılır.
ـ مثّل الحكومة وزيراً مفوضاً لقضايا تتعلّق
بأمور سياسية إلى دول أوروبا.
E)
الوَكِيلُ :
Vekil, temsilci, yönetici, şef. Asıl sahibi olan kişiden
vekâlet alarak onun yerine geçip yetkisini kullanan kişi
için kullanılır.
(أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلاً)
الفرقان 43.
المَندُوبُ :
Temsilci, muhabir, mendup, vekil. Bir kuruluşun veya bir
gurubun temsilciliğini yapana denir.
ـ بعثَ الأمم المتحدة مندوباً سامياً إلى
فلسطين لحل الأزمة هناك.
36-YÜRÜMEK:
A)
السَّعْيُ
سَعىَ (إلى)، :
Koşmak- ilerlemek. Bir şey elde etmek için çalışmak ister
yürüyerek veya koşarak.
(ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا
وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ) البقرة 260.
B)
المَشْيُ
مَشىَ، :
Yürümek, yaya gitmek. Herhangi bir yere yürüyüp gitmek.
(وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا إِنَّكَ
لَنْ تَخْرِقَ الْأَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولاً)
الإسراء 37.
C)
المَسيْرُ
سَارَ، :
Harekete geçmek, yürüyüşe geçmek, yolculuk yapmak. Amaçlı
olarak hedefe doğru ilerlemek, bir yolu takip veya bir
programı takip etmek...
(قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا
كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ) الأنعام 11.
37-KOŞMAK-HIZ YAPMAK:
A)
الجَرْيُ
جَرى،
: Koşmak, acele etmek. Düzenli
bir şekilde hızlı veya yavaşça koşmak demektir.
ـ اشتركتُ في مسابقات الجري على الأقدام.
B)
الرِّكضُ
رَكضَ،
: Koşmak, acele etmek. Düzensiz
bir şekilde hızlı veya yavaşça koşmak için kullanılır.
(لَا تَرْكُضُوا وَارْجِعُوا إِلَى مَا
أُتْرِفْتُمْ فِيهِ وَمَسَاكِنِكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْأَلُونَ)
الأنبياء 13.
C)
العَدوُ
عَدا،: Koşmak.
Bir şeyden korkarak koşmak...
ـ عدا من العدوا .
38-YİĞİT-KAHRAMAN:
A)
الشُّجَاعُ (شَجَّعَ)
: Cesur, kahraman. Yiğit kişi,
güçlülüğünü her yerde belli eden, özellikle savaşta ve
savaşın önüne geçen için kullanılır.ضدّه
الجَبانُ
ـ تولّى الجيش قائداً شُجاعاً.
B)
الجَسُوُر (جسَرَ على)
: Cesur, arsız. Cesaretli,
sabırlı ve gizli güce sahip olan için kullanılır.
ـ الجاهِلُ يكونُ جَسوراً.
C)
(جَرِئ)
الجَرِيءُ:
Girişken, Atılgan. Gizli gücüne dayanarak, kararlarında,
görüşlerinde ve sorunları çözmede atılgan olan kişi için
kullanılır.
ـ لقد أبدى الجيشُ جراءةً كبيرةً في الحربِ.
D)
البَطلُ (بَطُلَ):
Kahraman, önder, şampiyon. Savaşta veya sporda sürekli
kazanan, ün yapmış olan, büyük bir güce sahip olan veya hiç
yenilmeyen kişi için kullanılır. Yenildiği an, o, özelliğini
kaybeder.
ـ القائد صلاحُ الدين الأيوبي من أبطال حرب
حِطين.
E)
البَاسِلُ (بَسُل):
Cesur. Mücadele vermekte kararlığını, azmini gösterene
denir.
ـ رجعت الجيوش الباسلة من الحربِ.
Kahraman
ordu savaştan döndü.
39-YOL, NORMAL YOL:
A)
(سبُلَ)
السَّبيلُ
: Açık büyük yol,
çıkar yol. Mecaz olarak Allah’ın yolu...
(وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا) الكهف 63.
B)
الطَّريقُ : Asfaltlı
yol, şehir e giden cadde düz yol.
(فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ
دَرَكًا وَلَا تَخْشَى) طه 77.
C)
الصِّراطُ : Dümdüz
kötü veya iyi yol. Mecaz olarak ahiret günü İnsanların
geçtiği yol.
(وَاتَّبِعُونِ هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ) الزّخرف 61.
D)
الدَّرْبُ : Düzensiz
asfaltı olmayan dar yol.
ـ دروب إسطنبول طويلةٌ.
İstanbul'un yolları
uzaktır.
40-DÜZEN, YASA,
PROGRAM İÇEREN YOL:
A)
(شَرعَ)
الشّريعة، الشِّرْعَةُ
: Acık ve doğru yol,
Kanun koymak, Şeriat veya İslam Hukuku.
(ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلَى شَرِيعَةٍ مِنَ الْأَمْرِ
فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ لَا
يَعْلَمُونَ) الجاثية 18.
B)
المَنْهَجُ ، المِنهاج (نَهَجَ):
Belirgin yol, yöntem, program, rota. Açık seçik programlı
bir yol veya düzen. Birde İslam dini (yolu) için kullanılır.
(لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا) المائدة
48.
D)
المَذْهَبُ (ذَهَبَ):
İzlenilen yol, görüş, düşünce, mezhep. Bir insanın gideceği
ve izlediği yol.
ـ هو ذهب على مذهبِ أهل السّنة.O,
Ehlisünnet mezhebinin yolunu izledi.
E)
المِيثاقُ (وَثَّقَ)
: Antlaşma, antlaşma,
ahit, misak. İki ülke arasındaki anlaşmalar ve kurallar ve
ona uyma şartı vardır.
(الَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ ) البقرة
27.
F)
القَانونُ (قَوَّى):
Kanun, yasa, ilke, hukuk. Devletin kurduğu ve uyguladığı
kurallar. Detaylı olarak yazılma şartı vardır.
ـ قوانين الدّولة غير كافية لعرقلة جرائم الغصب والنّهب.
G)
الدُّستور : Anayasa,
tüzük. Bir devletin izlediği kuralların esas maddeleri..
Buda öz ve az olarak yazılır
ـ لكلّ دولة دُستورها الخاص بها.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde aynı anlamda kullanılır.
الدّين ـ
: Din, inanç. Hak yolu, Allah’ın yoludur. Batıl yolları
çürüten bir yoldur.
(إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ ) آل عمران 19.
الهَديُ (هَدىَ) ـ
: Doğruyu (Yolu) gösterme, doğru
inanç, hidayet.
(أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهِ)
الأنعام 90.
النِّظامُ (نظمَ) ـ
: Düzen, kuruluş, dizi, yöntem, sistem.
المَنسَكُ ـ
: Hacda yapılması gereken işler/ ibadetler/ emirler.
(وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ
التَّوَّابُ الرَّحِيمُ) البقرة 128.
أمَرَ، الأمْرُ ـ
: Emir, güç, iş.
(وَمَا كُنْتَ بِجَانِبِ الْغَرْبِيِّ إِذْ قَضَيْنَا إِلَى
مُوسَى الْأَمْرَ وَمَا كُنْتَ مِنَ الشَّاهِدِينَ) القصص 44.
: المِنْوَال ـ Tarz,
yol, gidişat.
لهُ منواله الخاص في التّدريس.
المِعْرَاج ـ :
Yol (Yükseklere çıkan kıvrak yol), merdiven, Muhammed’in
(sav) Recebin 27sinde Kudüs’ten yedi kat sema ya ve
Sidretu’l-Müntehaya yükseliş yolu.
ـ لقد عرج الرسول (ص) من مسجد قبة الصّخرة إلى سدرة المنتهى.
41-ŞÜPHE-ZAN
ETMEK:
A)
الشَّكُ
شَكَّ (في)، : Şüphe
etmek. İki şey arasında eşit olarak aynı ölçüde birini
tercih ederken tereddüt etmek, ancak bu şüphe ve tereddüdün
gerçeği bulunmaktadır ve gerçeklere ulaşma imkânı vardır.
(ضدّه اليقينُ)
(وَإِنَّنَا لَفِي شَكٍّ مِمَّا
تَدْعُونَا إِلَيْهِ) هود 62.
B)
الظَّنُّ
ظَنَّ،
: Zan, şüphe, kanaat,
düşünce, varsayım. Gerçeği olmayan bir şeyi (olayı) tahmin
etmek veya yorumunu yapmaktır. Genellikle bu tahmin kişiyi
yanlışa götürür.
(قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ إِنْ نَظُنُّ إِلَّا
ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ) الجاثية 32.
C)
الرَّيبُ
الرِّبةُ،
: Bir şeyin hakkında
kuşkulanmak, endişelenmek; şüpheye düşürmek. Bir şeyin bir
olayın Gerçekleştirdikten sonra kuşkulanmaktır.
(ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ)
البقرة 2.
D)
الوَهمُ
وَهمَ،
: Zannetmek
في ile bir şeyin
hakkında kuruntusu olmak, yanılmak veya hayal etmek, olmayan
bir şeyi hayal etmek, sebepsiz şüphelenmek.
E)
الشُّبهةُ
شَّبّه ب،
: Şüphe, zan. İki
şeyin tam benzemesinden dolayı, hangisinin hangisine ait
olduğunu karıştırmakta zorlanınca şu kelime kullanılır.
(قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَ إِنَّ
الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللَّهُ
لَمُهْتَدُونَ) البقرة 70.
F)
الوَسوسَةُ
وَسوَسَ،
: Kışkırtma, vesvese,
zan. Doğru yaptığı halde, kuşkulanmak...
(فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ) طه 120.
G)
الحُسبانُ حَسِبَ :
(يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ
فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ)
المنافقون 4.
H)
خَالَ / أخال
: Hayal etmek, (b-nin
veya bşin… Olduğunu) varsaymak / şüpheli olmak.
ـ يتخيل إليهِ أنّهُ قد رآهُ في صِغرهِ.
42-AÇIKÇA KONUŞMAK-GERÇEĞİ SÖYLEMEK:
A)
المُصَارَحةُ
صَرَحَ (صَرَّحَ)،
: Açıklamak. İçindeki
sırrı açığa çıkarmak ve açıkça ifade etmek.:
صّرَّحَ عن Siyasi veya askeri konuyu bildirmek, duyurmak.
B)
المُجَاهَرةُ
جَهَرَ،
: Belirmek
ب ile bir şeyi açıkça
söylemek, (sesi) yükseltmek. Bir şeyi herkese sesli olarak
bildirmek açığa çıkarmak için kullanılır.
(لَا يُحِبُّ اللَّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ
إِلَّا مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللَّهُ سَمِيعًا عَلِيمًا)
النّساء 148.
(ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا) نوح 8.
C)
الحَقيقةُ
أحَقّ،
: Gerçeği söylemek.
Sadece gerçekleri ispatlı olarak söylemek bildirmek
demektir.
(نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا
بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ) آل
عمران 3.
D)
الصِّدقُ
صَدَقَ عن،: Bir şey
hakkında doğruyu söylemek, doğru/ gerçek olmak. İstenilen
şeyi doğru söylemektir.
(ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَكُمْ
لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ) آل عمران 81.
43-ARKADAŞ-YOLDAŞ:
A)
الصَّاحِبُ
صَحِبَ،
: Arkadaş, dost,
taraftar. Özellikle yol arkadaşı, bir süre beraber olup
birbirine saygı gösteren ve önem verenler için kullanılır.
(وَنَادَى أَصْحَابُ الأعْرَافِ رِجَالًا يَعْرِفُونَهُمْ
بِسِيمَاهُمْ) الأعراف 48.
B)
الصَّديق
صَدَّقَ،
: Arkadaş. Gerçek
arkadaş olan kişi için kullanılır. Buda özveri fedakârlık
gerekir, Bazı olumsuzluğa rağmen. Bu arkadaşlıkta devamlılık
gerekir.
(وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ) الشّعراء 101.
C)
خَلَّ، الخَليلُ :
Dost, âşık. Sevimli ve iyi özelliklere sahip olan bir
arkadaş için kullanılır.
(وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا) النّساء 125.
D)
الرَّفيقُ
رَفُقَ،
: Yoldaş, eşlik eden,
dost, yandaş. Her konunda bir birine yardımcı olan kişiler
için kullanılır.
(فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ
النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ
وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا) النّساء 69.
E)
الزّميل : Meslektaş,
dost, eşlik eden. Meslekte veya işte dost olan kişiler için
kullanılır, bu sınıf, asker, seyahat, fabrika ve memuriyet
gibi arkadaşlıklar olabilir.
ـ أحمد زميلي في الكليّةِ .
F)
الأنيسُ
أنِسَ،
: Samimi, dost, nazik.
Özellikle gündüz vaktı içinde yapılan arkadaşlık için
kullanılır.
ـ عادل أنيس لي في المحلة .
G)
السَّميرُ
سَمرَ،
: Sohbet arkadaşı.
Özellikle gece vaktı vak yapılan sohbet arkadaşı için
kullanılır.
(مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ) المؤمنون 67.
H)
النَّديمُ
نَدِمَ،: Arkadaş,
dost. Özellikle içki arkadaşlığı için kullanılır.
ـ هذا نديمٌ عزيزٌ لي.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzeri anlamda kullanılır.
العَشير ـ
: Arkadaş, dost. Özellikle en yakın akrabalık bağı olan için
kullanılır.
(وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ) الشّعراء 214.
الحَبيب ـ
: Sevgili, arkadaş. Özellikle sevdiği ve âşık olduğu kişi
için kullanılır.
ـ الرّسول محمد (ص) حبيبي وهو في قلبي.
44-GÜZEL, ŞIK
OLMAK:
A)(صُباح،
صُبحي)
الصَّبيحُ
صَبُحَ،
: Açık, saf,
yakışıklı, güzel beyaz yüzlü kişi.
ـ إمامنا أبو حنيفة كان صبيحُ الوجه.
B)
الوَضِيءُ
وَضِئَ،
: Parlak yüzlü kişi.
ـ أنتَ وضيء الوجه .
C)
المَليحُ
مَليحَ،
: Güzel, yakışıklı, nükteli.
Sevimli. Özellikle güzel konuşan, sevecen kişi için
kullanılır.
ـ كريمٌ رجُلٌ مليحٌ .
D)
الجَميلُ
جَمُلَ،
: Güzel, yakışıklı,
nezaket, iyilik. Özellikle yüz fiziği görünümünün güzelliği,
ahlaki yönünün güzelliği veya işinde başarılı olan kişi için
de kullanılır.ضدّه القبيح.
(فصبرٌ جميلٌ) يوسف 18.
(وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ
تَسْرَحُونَ) النّحل 6.
E)
البَهيُّ، البَهاء
بَهيَ،
: Güzellik, parlaklık,
Özellikle siması, yüzü, boyu, ahlâkı güzel olan için
kullanılır, birde güçlü olan kişi anlamında kullanılır.
ـ الأنبياء كلّهم يتصِفون بصفة البهاء .
F)
حَسنَ، الحِسان
: Güzel, yakışıklı,
hoş, iyi. Özellikle yüzü, rengi, sesi, ahlakın ve yaptığı
işin güzelliği için kullanılır.
(اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاءُ
الْحُسْنَى) طه 6.
الوسيم، المتوسّم
: Zarif, biçimli, yüz gülen. Özellikle gülümseyen, hayata
umutla bakan ve hoş yüzlü kişi için kullanılır.
(إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ) الحجر 75.
Not:
Mecaz olarak bu kelimelerde benzeri anlamda kullanılır.
الظَّريفُ ـ
ظَرُفَ،
: Zarif, nükte
söyleyen, espri yapan kişiye denir.
الرَّشيقُ ـ
رَشُقَ،
: Bedeni, bedeni güzel
olana denir.
اللَّبِقُ ـ
لَبُقَ،
: Konuşması düzgün,
kekelemeyen ve ikna kabiliyeti olan kişiye denir.
الأنيقُ ـ
أنِقَ،
: Elbisesi, giyimi ve
vücudu güzel olan kişiye denir.
45-IŞIK-AYDINLIK:
A)
الضَّوءُ
أضاءَ، الضِّياءُ،
: Işık, parıltı.
Kendisinden çıkan,
kendisi vermiş olan ışık için
kullanılır.
Kura’n İçin de mecaz
olarak kullanılır.
(هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا )
يونس 5.
B)
النّور
أنارَ،
: Işık, ışın, parıltı,
lamba. Başkasından ışık alıp yansıtan aydınlatmaya denir.
Işıklı görünen ve ışıklandırılan demektir. Hidayet veren
Allah İçin de mecaz olarak kullanılır
ضدّه الظّلامُ
قال تعالى: (الله نور السموات والأرض) النّور 35.
C)
الأياةُ : Güneş ışını
(şuaı) için kullanılır.
D)
الهَالةُ : Hale, ışık
halkası. Ayın etrafında (çemberini) teşkil eden parlak ışık
için kullanılır. Mecaz olarak mum ve bunun gibiler için
kullanılır.
E)
الدُّري: parlak [yıldız veya lamba];
(الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ
شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا
غَرْبِيَّةٍ) النّور 35.
F)
المصباح :Lamba, ışık,
far.
(الله نور السماوات والارض مثل نوره كمشكاة فيها مصباح المصباح
في زجاجة الزجاجة كانها كوكب دري) النّور36.
46-KAYIP ETMEK-ZİYAN ETMEK:
A)
الإضاعةُ
أضَاعَ،
: Kaybetmek.
Sorumsuzluğu yüzünden, bildiği veya dikkat ettiği halde
kayıp etmesi için kullanılır.(
ضِدّهُ عَثَر)
(فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ
وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا) مريم
59.
B)
الفَقْدُ
فَقدَ، : Kaybetmek,
zayi etmek. Aniden ve bilmeden bir şeyi kayıp etme.
(ضدّه وَجدَ)
(قَالُوا وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ مَاذَا تَفْقِدُونَ .
قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ) يوسف 71، 72.
C)
المُتاهةُ
تاهَ،
: Yolunu kaybetmek,
şaşırarak. Bilmediği bir yoldan gidip ve yolu kayıp
etmektir.
D)
الهَدَرُ
هّدّرَ، : Boşa gitmek,
[kan] dökülüp karşılığı alınmamak ve hakkı zayi olmak.
47-İSTEMEK-ARZU
ETMEK:
A)طَلَبَ
(إلى)، الطَّلَبُ
: Talebinde bulunmak,
istemek. Bir iteği yazılı veya sözlü olarak istemek ve sora
onu elde etmek.
(وَإِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ
مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ) الحج 73.
B)
التَّمنِي
تمنَّى، : Dilemek,
arzulamak, hayal etmek. Bir şeyi gönülden arzu etmesi, İster
geçmişte ve gelecekte gerçekleşmesi için kullanılır.
(فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ) البقرة 96.
C)
المُرادُ
أرادَ ب،
: İstenilen, niyet,
amaç. Dille
olmasını niyet eder, ancak
gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi şart değildi.
(إِنْ أَرَدْتُ أَنْ أَنْصَحَ لَكُمْ إِنْ كَانَ اللَّهُ
يُرِيدُ أَنْ يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ
تُرْجَعُونَ) هود 34.
D)
الرَّجاءُ
رَجا، : Umut,
beklenti, rica, istek. Şu istek yalvararak olur ve
gerçekleşme ihtimali çoktur.
(لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِيهِمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ
يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ) الممتحنة 6.
E)
السُّؤالُ
سألَ،
: Sormak, istemek.
Bir şeyi dille sorarak isteme.
(وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ
إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ) الشّعراء 109.
F)
الأمَلُ
أمَلَ (ب)،
: Umutlu olmak, ümit
etmek. Mümkün olan bir şeyin olması için umutlanarak
istemek.
(ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْأَمَلُ
فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ) الحِجر 3.
G)
الوَدَّ، يودُّ:
Sevgi, istek, temenni. Bir şeyi içiten arzulamak...
(يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍ ) البقرة
96.
48-BENZERLİK-EŞİTLİK:
A)
المتطابق، المطابق
طَابقَ،
: Uyan, uyumlu,
hemfikir, uzlaşan, mutabık. Bir şeyin diğer şeye ile her
yönü ile
aynı olması.
(الّذي خَلقَ سَبعَ سَمواتٍ طِباقاً) المُلك 3.
B)
سَاوى، تساوى، المُساوي، المُتساوي
: Eşit, eş, aynı, denk, müsavi. İki şeyin, tam olarak birbirine
benzemesi veya eşit olmasıdır.
(آتُونِي زُبَرَ الْحَدِيدِ حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ
الصَّدَفَيْنِ) الكهف 96.
C)
المُمَاثِلُ
مَثلَ،
: Benzer, eşit. Kalite
ve şekil yönünden benzemesi...
(لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ)
الشّورى 11.
D)
المُتشابِهُ
شابَهَ، تشابهَ، المُشابهُ،
: Benzer, eşit. Bir şeyin veya kişinin az dahi olsa benzemesi.
(وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُتَشَابِهًا وَغَيْرَ
مُتَشَابِهٍ كُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ ) الأنعام
141.
E)
وَازى، توازَى، المُوازي، المتوازي
: Paralel olmak, karşı tarafında olmak, denk olmak. Aynı mesafe de veya
aynı uzunlukta eşit olan bir şey için kullanılır.
F)
المُتجَانِسُ
جَانسَ، تجانسَ، المُجانِسُ،
: Benzemek. Başkaları ile her yönden uyum sağlaması veya benzemesi..
G)
عَادَلَ، تَعادَلَ، المُعادِلُ، المُتَعادِلُ
: Dengeli, muadil. Tam olarak her yönden eşit olmak
demektir.
(وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا
وَرَبُّكُمْ ) الشّورى 15.
49-HİLE, SAHTEKÂRLIK YAPMAK:
A)الغش
: Kandırmak,
dolandırmak, ihanet, hile. Bir işi hile yaparak kazanmak…
Yalanı doğru gibi göstermektir. Birine münafıkça hıyanet
etmektir. Sahte yapana da
(غشّاش) denir.
B)الحِيلة،
الإحتيال : Hileli,
hilekâr, namert, sahtekâr. Bir kişi işlerinde hile yaparak
ve kendi çıkarma menfaat sağlayarak yaparsa onun için
kullanılır. Hile yapana da
(المُحتال)denir.
(الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ
وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ
سَبِيلًا) النّساء 98.
C)الخُدعَة،
الخِداع : Hile, oyun.
Sahtekârlık. Ummadığımız bir şekilde yalan söylemek,
kötülük yapmak ve bir
menfaati elde etmek için zarar veren kişiye denir. Yapan
kişiye de
(الخادع، الخدّاع)
kelimesi kullanılır.
(الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ
وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ قَامُوا كُسَالَى ) النّساء
142.
D)الكيدُ،
المُكايدةُ :
Kandırmak, tuzak kurmak, aldatmak. Planlı bir şekilde kötü
olanı ve sahteyi düşünerek ve izleyerek yapmaktır.
(بِأَوْعِيَتِهِمْ قَبْلَ وِعَاءِ
أَخِيهِ ثُمَّ اسْتَخْرَجَهَا مِنْ وِعَاءِ أَخِيهِ كَذَلِكَ
كِدْنَا لِيُوسُفَ ) يوسف 76.
E)المكرُ
: Kurnazlık,
hilekârlık, kalleşlik. Kötülük yaptığında karşı tarafa
hissettirmez ve gizler.
(إِنَّ هَذَا لَمَكْرٌ مَكَرْتُمُوهُ فِي الْمَدِينَةِ
لِتُخْرِجُوا مِنْهَا أَهْلَهَا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ) الأعراف
123.
F)
دجلَ، التّدجيل :
Kandırmak, örtmek, hile yapmak. Sahteyi yapana.
الدّجالdenir,
(Düzenbaz, deccal, dolandırıcı, şarlatan).
G)
المِحال (المماحلة):
Kurnazlık.
(وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللَّهِ وَهُوَ شَدِيدُ الْمِحَالِ)
الرّعد 13.
50- ÇALMAK-ALIKOYMAK:
A)غَصَبَ،
الغصب : Gasp
etmek. Bir şeyi zorla, zulümle güçlü kişi tarafından almak.
(وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ
غَصْبًا) الكهف 79.
B)
، السّرقة سَرَقَ : Kapsamlı ve genel olarak çalmak ve hırsızlık anlamında kullanılır.
Hızlıca ve gizli kapmak
(لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا
يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ
بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ) الممتحنة 12.
C)السّلب
: Güç kullanarak
almak sonra da kaçmak.
(وَإِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ
شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ) الحج 73.
D)
النّهب : Yağmalamak.
Saldırdıktan sonra ganimeti almak için kullanılır.
E)
الخلس،
الاختلاس: Belirli bir
yerden bir şeyi hızlı ve çabuk bir şekilde
kapıp kaçmak.
F)
النّشل:Yan kesici. Belli olmayan bir yerden veya kişiden hile yaparak hızlı ve
gizli olarak çalmak için kullanılır.
G)
اللّص :Yol kesici. i
ollarda kişilerden bulduklarını ellerinden
zorla almak, bir kaç
kişiyle meydana gelir.
İ)
الحرامي : Haram mal
yiyenler için kullanılır.
Nizameddin İbrahimoğlu
Hitit Üniversitesi- Çorum
|